Ana Sayfa Yazı Merkezi Planlamadan Merkezsizleştirilmiş bir Ekonomiye Geçiş

Merkezi Planlamadan Merkezsizleştirilmiş bir Ekonomiye Geçiş

PAYLAŞ

Merkez Bankalarına İhtiyacımız Var mı?

Shifting from Central Planning to a Decentralised Economy: Do we Need Central Banks? – Professor Werner

by Professor Richard A. Werner, D.Phil. (Oxon) Paper presented at the 14 th Rhodes Forum: Dialogue of Civilisations Research Institute, Panel 2: Economic Alternatives when Conventional Models Fail, Rhodos, Greece, on 1 October 2016 and at the 4th European Conference on Banking and the Economy (ECOBATE 2016), in Winchester Guildhall, Winchester UK, on 12 October 2016 I.

I. Merkez Bankası Anlatısı

Geçtiğimiz kırk yılı aşkın süredir kamu politikasına yönelik söylemlere, özellikle de makroekonomik ve parasal politikalara değindiği zamanlar, merkez bankaları tarafından benimsenen ve bilfiil desteklenen görüşler hâkim olmuştur. Bu durum özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’nın yanı sıra Japonya için geçerlidir.

Politik söylemleri zaman içinde tutarlığını korumuştur ve farklı merkez bankaları tarafından neredeyse aynen benimsenmiştir. Bu sebeple ona topluca ‘merkez bankası anlatısı’ ismiyle gönderme yapacağız. Bu anlatı merkez bankası çalışanlarının destekledikleri iktisat türüne de yansımıştır. Gerçekten de akabinde, akademide ve başlıca gazetelerle televizyon kanallarının tercih ettikleri uzmanların seçiminde, bu anlatı başat hale gelmiştir: neo klasik iktisat bilimini ilerleten teorisyenler.

Bu merkez bankası anlatısı (ve dolayısıyla başat neo klasik iktisat ya da diğer adıyla ‘ana akım iktisat’) en az beş temel sütun (varsayım) üzerinde yükselmektedir. Bunları kısaca sayacağız:

 1. Varsayım : Faiz oranları ekonomiye yön veren temel politik değişkendir

Merkez bankası anlatısının ilk sütunu, faiz oranlarının başlıca parasal politika aracı olduğuna yönelik iyi bilinen iddiadır. Bu anlatı, şu tanıdık teori tarafından desteklenmektedir: ceteris paribus, düşük faiz oranları ekonomik büyümeyi canlandıracaktır ve yüksek faiz oranları ise büyümeyi yavaşlatacaktır. Dolayısıyla merkez bankaları faiz oranlarını düşürerek büyümeyi hızlandırmakta ve oranları yükselterek ise onu yavaşlatmakta, böylelikle ekonomi üzerinde, etkileyici bir ince ayar yapmaktadırlar. Merkez bankası çalışanlarının faiz oranlarında minik değişiklikler yapma konusunda sürekli bir takıntıya sahip olmalarının sebebi budur. Bu değişikliklerin küresel piyasaları silkeleme gücüne sahip olduğu söylenmektedir ve bunun sonucu olarak merkez bankası faaliyetleri üzerine basın haberlerinin büyük kısmını bunlar kaplamaktadır, sanki ileride yazılacak bir insanlık tarihinde bunlar çok belirgin çizgilerle öne çıkacaklarmış gibi.

 2. Varsayım : Talep ile arzı eşleştiren fiyat hareketleri sayesinde piyasalar denge halindedirler.

Faiz oranı teorisi, merkez bankası anlatısının bu ikinci sütunu tarafından desteklenmektedir: piyasa dengesi. Ekonomiler için genellikle geçerli olduğu söylenen bu denge, talebin neredeyse her zaman arza eşit olmasını sağlayan, adeta otomatik veya ‘doğal’ fiyat hareketlerinden kaynaklanan, etkili bir kaynak tasnif etme halidir. İktisatçıların ve merkez bankası modellerinin varsaydığı üzere, bu fiyat hareketleri yaygın bir ‘genel denge’ oluşturmakla kalmamakta, bunun yanı sıra, ekonomik analiz yaparken fiyatlara odaklanmayı yeterli kılmaktadır çünkü fiyatlar öncüldür (yani dengeyi oluştururlar) ve miktarlar (nicelikler) buna göre hiza alırlar. Dolayısıyla politika fiyatlara odaklanmalıdır. Bu mantık, tüm piyasalarda istikrarlı bir biçimde uygulanmaktadır. Buna, fiyatların (faiz oranlarının) tahakkümü altında olduğu söylenen para ve kredi piyasaları da dâhildir. Sonuç olarak, merkez bankası anlatısının ilk sütunu doğrulanmış olmaktadır: böylesi bir denge ve fiyat hâkimiyeti dünyasında, politik bir araç olarak faiz oranlarından başka ne kullanılabilir ki?

 3. Varsayım : Diğer finansal kuruluşlar gibi bankalar da yalnızca finansal aracılardır. Dolayısıyla analiz sırasında ayrı tutulmalarına yahut açıkça modellenmelerine gerek yoktur.

Anlatının üçüncü sütunu, konu finansal kuruluşlara gelince faiz oranlarının hâkimiyetini tamamına erdirerek, analize daha da çeki düzen vermektedir: Sıradan faniler, bankaların ekonomi için önemli oldukları ve gerçekten de değişim yahut ilham vaat eden güçlü, hatta anahtar niteliğinde aracılar oldukları yönünde naif bir inanca sahip olabilseler de, merkez bankacılar ve onların kiralık neo klasik teorisyenleri bu işin aslını iyi bilirler: aynen banka olmayan finansal aracılar gibi bankalar da, mudilerin (mevduat sahiplerinin) mevcut birikimlerini yatırımcılara transfer eden finansal aracılardan ibarettirler. Başka bir deyişle, bankalar ayrıcalıklı yahut diğer finansal kuruluşlardan farklı değildirler ve dolayısıyla ekonomik modellerde ayrı tutulmaları gerekmemektedir ki bu durum, geçtiğimiz 40 yıl boyunca ekonomistlerin ve başlıca merkez bankalarının, ekonomik modellerine bankaları neden hiçbir suretle katmadıklarını açıklıyor. (2008 bankacılık krizi vurduğunda bu biraz utanç verici olmuştu ama merkez bankacılar ve neo klasik iktisatçılar bunu çoktan unuttuğunuzu umut ediyorlar.)

 4. Varsayım : Ekonomik büyüme ve kalkınmanın ön koşulu olan yatırımlara kaynak sağlamak için birikim (tasarruf) yapmalıyız. Eğer yurt içi tasarruflar yetersiz ise, yurt dışından borç almalı yahut yabancı yatırım çekmeliyiz.

Merkez bankası anlatısının dördüncü sütununu, kalkınmak ve ekonomisini büyütmek isteyen ulusların gerekli yatırımlara kaynak sağlamak için öncelikle kıt tasarrufları biriktirmesi gerektiğine yönelik iddia oluşturmuştur. Bu kıt tasarrufları çekmek için faiz oranlarına ihtiyaç duyulmaktadır ki bu da dönüp birinci iddiaya bağlanmaktadır. Dahası, birçok gelişmekte olan ülkenin tasarrufları yetersiz düzeyde seyrettiği için, gerekli kaynakların yurt dışından borç alınmasının icap ettiğine yönelik merkez bankası anlatısı aynen devam etmiştir. Dolayısıyla tam da gelişmekte olan ülkeler borçlanmaya ihtiyaç duyduklarını anlayabilecek şekilde eğitildikleri anda, yabancı bankaların tesadüf eseri bu özverili görevin altına girmek için hazırda bulunmaları büyük bir şansın eseridir. İşte bu yabancı bankalardan borç temin etme ihtiyacı, geçtiğimiz on yıllar boyunca gelişmekte olan ülkelerde bu ilkeyi sonuna kadar tatbik eden savaş sonrası IMF ve Dünya Bankası politikalarının temelini oluşturmuştur. Fakat burada epey büyükçe bir istisnai durum bulunuyor; bu politikalar yalnızca endüstrileşmiş ülkelerin ihtiyaç duyduğu ham madde ve kaynaklar gibi çekici zenginliklere sahip gelişmekte olan ülkelerde tatbik edilmiştir. (Kimse onlara borç vermeyi bile düşünmediği için çekici zenginlikleri olmayan ülkelerin asla borca batmadıklarına dikkat ediniz. Benzer bir biçimde, JP Morgan ve diğer büyük küresel bankalardaki küresel finansçıların, yani en yeni türev enstrümanları üzerine dünyanın önde gelen uzmanlarının, Gana veya Sudan gibi gelişmekte olan ülkelerin döviz arbitraj (yabacı para takas) riskini JP Morgan’ın en üst düzey ekiplerinden çok daha iyi yöneteceklerine gerçekten inanmaları hep tuhaf görünmüştür. Yoksa küresel bankacılar kur riskini dengeleme işini korunmasız müşterilerine bırakarak, gelişmekte olan ülkelere döviz cinsinden borç vermekte neden ısrar etsinler?)

 5. Varsayım : Hem yabancı yatırım, hem de yüksek büyümeye yönelik yurt içi beklenti, serbestleşme (yasal düzenlemelerin azaltılması), liberalleşme ve özelleştirmeye ihtiyaç duyar çünkü piyasa etkisi ancak böylesi bir ekonomide yüksek ve istikrarlı büyüme oluşturur.

Merkez bankası anlatısının son sütununu ise ekonomik büyüme için piyasaların yasal düzenleme ve devlet müdahaleleri gibi barbarca eski adetler tarafından gem vurulmadan, engelsiz bir biçimde işlemesi gerektiği iddiası oluşturur. Genel bir bırakınız yapsınlar tavrı takınma ve yasal düzenlemeleri azaltma, liberalleşme ve özelleştirmeye gitmeleri hususunda devletlerin bankalardan sürekli tavsiye (ya da talep) almaları işte bu sebepledir: Bir avuç çok uluslu veya mega banka ne kadar büyük ve nüfuz sahibi hale gelirse gelsin, onların lobicileri muhtemelen genel kamu yararını gözetiyorlardır, dolayısıyla gereksiz kırmızı çizgilerle veya faaliyetlerine sınırlamalar getirerek, yaptıkları bu iyi işlere köstek olunmamalıdır.

Ekonomi eğitimi almayan ya da genel olarak ekonomik meseleler ile ilgilenmeyen insanlar olsak dahi, bu merkez bankası anlatısının bir kısmını yahut tamamını hepimiz tanırız. Bunun sebebi bu anlatının geçtiğimiz kırk yıl boyunca yüzlerce kez ad nauseam tekrarlanmış olmasıdır. Sonuç olarak kurnaz gözlemciler bile merkez bankacılardan gelen bu beş öngörünün doğruluğunun, sayısız titiz nicel araştırmaya dayanan deneysel çalışmalarla çoktan tesis edildiğini varsaymaktadırlar.

Fakat durum anlatıldığı gibi değildir. Gerçek bundan daha uzak olamazdı: Esasen bu beş iddianın herhangi birini destekleyen hiçbir ampirik (deneysel, tecrübi) veri bulunmamaktadır. Bunlar birer savdan ibarettirler. Aslına bakarsanız bunlar, gerçekler tarafından yanlışlanmış olan iddialardır. Aksi yöndeki bulgular ezici çoğunluktadır ve 2008 finansal krizinden bu yana, bu durum git gide daha belirgin hale gelmektedir.

II. Merkez Bankası Anlatısı Çökmüştür

Merkez bankaları ve onların büyük ölçekli, titizlikle planlanmış halkla ilişkiler kampanyaları tarafından, merkez bankası anlatısının yanlış olduğuna işaret eden sesler (örneğin Werner, 1992, 1994, 2003a) yıllardır başarı ile boğulmuş olsalar da (Ishii ve Werner, 2003; Wener 2003b, merkez bankalarının “bilgi yönetimi” kısmına göz atınız), merkez bankası anlatısının her cephede çöküş yaşadığını artık işin içinden olmayanlar bile belirgin bir biçimde görüyorlar.

1. Gerçek: Bankalar finansal aracılar değil, para arzının üreticisidirler

Bankaların hiçbir özel gücü olmayan finansal aracılardan ibaret oldukları iddiasını değerlendirelim. Bütün bir yüzyıl boyunca merkez bankalarının sponsor olduğu araştırmacılar konuların üstünü örterek, ya kısmi rezerv bankacılık teorisinin yahut da geçtiğimiz 40 yıl boyunca, bankacıların finansal aracılardan ibaret olduklarını söyleyen teorinin doğru olduğunu iddia ettiler. Konunun uzmanları arasında süregiden bir ihtilaf mevcut olduğu halde, çoğunlukla kendi eserleri olan teorik hayal dünyalarından bahsetmeye alışık olan iktisatçılar, bilimsel araştırma yöntemlerinin iktisat alanında da uygulanabileceğini akıllarına dahi getirmediler; örneğin bankaların oynadığı role dair kuşkuyu kesin bir biçimde aydınlığa çıkaracak olan münasip ve titiz bir deneysel test yürütülebilir.

Bir asırdır en çok tartışılan iktisadi konuların başını şu üç soru çekiyordu :

1- Bankalar, bugünkü ders kitaplarında iddia edildiği gibi, sadece tasarrufları borç arayanlara krediler şeklinde aktaran basit finansal aracılar mı?

2- Bankaların gerçekten, bazı sözcülerin savundukları gibi, bu tasarrufları müşterilerine krediler şeklinde ödünç vermek için Merkez Bankası Rezervlerine ya da mevduatlara ihtiyaçları var mıdır (kısmi rezerv teorisi) ? Bu açıklamaya göre her bir banka sadece bir aracıdır ve toplamda daha fazla para üretilmesi bankacılık sisteminin bir bütün halinde yarattığı bir etkidir.

3- Ya da bankalar finansal aracılar filan değillerdir, tam aksine her bir banka kredi verdiğinde yeni bir satın alma gücü yaratarak bunu toplam para arzına ilave etmek suretiyle paranın ne kadar üretileceğine ve kime dağıtılacağına karar vermektedir -ekonomide çok önemli bir fonksiyonu yürütür.

Bankaların nasıl işlediğine dair deneysel çalışmalar nihayet 2014 yılında sonuçlanıp yayınlanarak (ardından 2015 te ikinci bir çalışma daha geldi) bu asırlık soruları yanıtlamış oldu.

Ampirik testler, finansal aracılık ve kısmi rezerv teorilerini reddederek (Werner, 2014a, 2015) bankaların borç vermek için öncül birikime yahut merkez bankası rezervlerine veya diğer mevduatlara ihtiyacı olmadığını ortaya koydu. Bunun yerine bankalar ‘bankaya borçlandırma’ adı verilen şeyi yaptıkları sırada yeni para üretmekte ve bunu para arzına eklemektedir (1. görsele bakınız). Dolayısıyla banka kredileri mevcut satın alma gücünü nakletmek yerine yeni satın alma gücü oluşturmaktadır. Bankaların verdikleri borçlar (krediler) para arzının %97’sini üretmektedir. Ne kadar paranın borç verileceği ve dolayısıyla üretilerek para arzına katılacağı, bu paraların hangi amaçla kime verileceği konularında bankacıların aldıkları kararlar, ekonomik manzarayı hızla yeniden şekillendirmekte ve hepimizi etkilemektedir. Üzüntü verici bir biçimde bankaların üretken ve çevreye saygılı projelere para vermesini temin edecek hiçbir kanuni düzenleme yapılmamıştır. Birleşik Krallık’ta verilen borçların üçte ikisinden fazlası istihdam yaratan veya gayri safi yurtiçi hasılayı (GSYİH) artıran projeler yerine varlıklar için verilmektedir ve bu da varlık fiyatlarının şişmesine yol açmaktadır.

Görsel 1: Bankalar ‘borç verirken’ nasıl yoktan para var ederler

2. Gerçek: Faiz oranları ekonomiye yön vermez – dolayısıyla başlıca parasal politika aracı değildirler

Merkez bankası anlatısının ilk domino taşı düştükten sonra diğer domino taşları da çabucak alaşağı oluverdiler: Merkez bankacıların sık tekrarladığı bir söz öbeği vardır; düşük oranlar ekonomiyi canlandırır ve yüksek oranlar onu yavaşlatır. Ekonomiyi canlandırmak için bunun gerekli olduğu iddiası ile birlikte, faiz oranlarını sıfıra hatta negatif bölgeye doğru daha da indirmeye dayanak olması için, merkez bankacılar şimdilerde bu iddiayı yeniden sahaya sürüyorlar. Geçtiğimiz on yıllar boyunca geniş bir alana yayıldığı ve birçokları tarafından bir gerçek olarak kabul edildiği için, şimdiye değin yorumcular ve gazeteciler bu merkez bankası anlatısına meydan okumadılar. Faiz oranları ile ekonomik büyüme arasındaki bu ters korelasyonun (ilgileşimin) yanı sıra, nedenselliğin (sebep sonuç ilişkisinin) faiz oranlarından ekonomik büyümeye doğru ilerlediğine yönelik fikir, herkesin bilincinde o kadar iyi yer etmiştir ki, basit bir biçimde, bunu destekleyen bolca deneysel bulgu olduğu varsayımını yaparız. Merkez bankaları için çalışan binlerce matematikçi ve ekonomist (ne de olsa merkez bankaları dünya genelinde ekonomistlere en çok iş sağlayan kurumlardır) muhakkak karmaşık hesaplar ve bunu ortaya koyan yüzlerce çalışma yapmış olsalar gerek.

İşin komik yanı böyle bir şey yapmamış olmalarıdır. Aslına bakarsanız 2008 krizinden önceki yirmi yıl boyunca belli başlı merkez bankaları tarafından üretilen 10 binden fazla bilimsel makaleden hiçbiri, nominal faiz oranları ve nominal GSYİH artışı arasındaki korelasyon yahut nedenselliği incelememiştir. Neyse ki bu iş çok zor değildir ve bu tip bir inceleme yaptığımızda vardığımız sonuç şu olmaktadır ki, esasında bu iddiaları destekleyecek herhangi bir bulgu yoktur. Bilakis, deneysel bulgular göstermektedir ki faiz oranları üzerine merkez bankası anlatısı, gözlemlenen gerçeklere, iki boyutuyla tamamen aykırıdır: faiz oranları ve ekonomik büyüme arasında iddia edildiğinin aksine ters (negatif) değil düz (pozitif) korelasyon bulunmaktadır. İkinci olarak, zamanlama bize faiz oranlarının büyümenin önünde hareket etmediğini, bilakis onunla aynı anda gerçekleştiğini, hatta onu takip ettiğini göstermektedir.

ABD uzun dönem faiz oranları (gösterge ABD Hazinesi getiri oranları) ile nominal GSYİH artış oranlarının (yıl bazında yüzde büyüme) yanı sıra Japonya kısa dönem faiz oranlarını (gecelik çağrı [faiz] oranını) örnek olarak kullanan ikinci görseli değerlendirelim.

Görsel 2: Faiz oranları ve ekonomik büyüme arasındaki bağ

Görülebileceği üzere merkez bankası anlatısı iki boyutu ile yanlıştır: iddia edilen negatif korelasyon yerine, grafiğin sol tarafında bulunan saçılım çizgileri açık bir pozitif korelasyona işaret etmektedir (Werner, 1995, 2005). Fakat bu durumun, öncü ve takipçilerin zamanlaması ve rolünden kaynaklandığını düşünenler olursa, grafiğin sağ tarafı aynı verinin zaman serisini değerlendirmektedir. Grafiğin sağ üst kısmında görülebileceği üzere, 1987 yılında Japonya’nın GSYİH artışı keskin biçimde hızlanmış ve kısa dönem faiz oranlarının bunu takip etmesi yaklaşık iki yıl almıştır. 1989 yılında GSYİH artışı ivme kaybetmiş ve kısa dönem faiz oranları ancak bir gecikmenin ardından bunu takip etmiştir. Bazı gözlemciler, merkez bankalarının ve dolayısıyla kısa dönem faiz oranlarının doğal olarak ekonomi eğrisinin arkasında olduğunu, lakin tahvil piyasalarının ekonominin arkasına düşmeyeceğini savunabilirler. Fakat bu durum tahvil piyasaları için de geçerlidir. İkinci görselin sağ altındaki grafik, dünyanın en akışkan menkul kıymetler borsalarındaki getirileri (ABD gösterge Hazine Tahvilleri için), nominal GSYİH artışı eksenine yerleştirilmiş halde göstermektedir. İki eğri arasındaki düz korelasyon aşikardır. Dahası, faiz oranlarının ekonominin önünde gittiğine dair herhangi bir delil bulunmamaktadır. Bunun tamamen aksine, faiz oranlarının nominal GSYİH’yi takip ettiğine yönelik deliller var gibi görünmektedir. Bu en açık hali ile 1980’lerde göze çarpmaktadır: 1980’lerin başlarında nominal büyüme çöküş yaşadıktan sonra faiz oranlarının düşmesi iki yıldan uzun sürmüştür ve 1983 yılında büyümede görülen keskin ivmelenmenin ardından, tahvil getirileri artış gösterene kadar bir yıldan uzun süre geçmiştir. On yıllar boyunca, ABD faiz oranları dahi büyümenin önünde seyir izlememiştir, bunun yerine onu takip etmiştir.

Dolayısıyla düşük faiz oranlarının yüksek büyümeye yol açtığına dair merkez bankası anlatısı yerine tecrübeye dayalı ve doğrulanabilir gerçek şudur ki, yüksek büyüme yüksek faiz oranlarına ve düşük büyüme düşük oranlara yol açmaktadır. Eğer faiz oranları büyümenin sonucu iseler, sebebi olamazlar.

Bu, akla yeni sorular getiriyor. Öncelikle, eğer büyümeyi teşvik eden şey faiz oranları değilse, nedir? Ve ikinci olarak, böyle bir şey düpedüz imkânsız olduğu halde merkez bankaları neden başlıca parasal politika aracı olarak faiz oranlarını kullandıkları konusunda ısrar ediyorlar? Yakın geçmişte merkez bankaları faiz oranlarını indiriyor ve bunun ekonomiyi canlandırmak için alınan bir tedbir olduğunu söylüyorlardı. Fakat deneysel olarak doğrulanabilir gerçek şudur ki, ekonomik büyüme yavaşladığı için faiz oranlarını düşürmüşlerdir. Büyümenin düşmesi, faiz oranlarının da aşağıya doğru onu takip etmek zorunda olduğu anlamına gelmektedir. Ve faizlerin düşmesine öncülük eden ekonomik yavaşlamada merkez bankalarının rolü ne olmuştur? Bankaların, geçtiğimiz on yıllar boyunca sıkı çalışarak kazandıkları, anlamlı pek az sorumluluğa sahip bir bağımsızlık formundaki engin güçlerini, ekonomik büyüme mühendisliği yapmak amacıyla kullanmadıklarını varsayabiliriz.

Bu gizemi aydınlatmak yerine merkez bankacılar, faiz oranları ve büyümenin nedenselliği hakkında gerçeklere aykırı savlar öne sürmeye devam etmişlerdir. Onların aslında binlerce iyi eğitim almış personele ve herkesin ekonomisi üzerinde en iyi nicel veri kaynaklarına sahip olduklarını biliyoruz. Tam bir beceriksizlik veya mantıksızlık hipotezi başvuracağımız son çare olduğu için, merkez bankalarının gerçeklere aykırı bu savları bir amaç doğrultusunda benimsediklerine yönelik iş gören bir hipotez benimsemek, mantığa uygun görünüyor. Akla iki sebep geliyor: İlk olarak, gerçek durum öyle olmadığı halde, faydalı politikaları hayata geçirdikleri hissini vermek için, bu faiz oranı anlatısını kullanıyor olabilirler. İkinci olarak, bu yolu kullanarak toplumun ilgisini ekonomideki gerçek neden-sonuç ilişkilerinden başka yöne çekiyor olabilirler. Bu durumda, merkez bankası politikasının çok daha az iyimser bir yorumu davetkâr bir hal alıyor.

Forder’ın (2002) öne sürdüğü üzere, merkez bankaları böyle her şeye gücü yeter hale geldiklerinden beri, perdeleme (gizleme) faaliyetleri çok işlerine yaradı: bu sınırsız güç devrinde onları bekleyen tehlike şudur ki toplum basit bir biçimde (ve haklı olarak) kötü ekonomik gelişmeleri, artık gücü daha az olan hükümetler tarafından değil de merkez bankaları tarafından benimsenen kötü ekonomik politikalara bağlayabilirler. Diğer bir deyişle, neredeyse bütün iktisat anahtarları merkez bankalarının eline teslim edildiğine göre, merkez bankalarının git gide artan bir güce sahip olduğu on yıllar boyunca ekonomik politikaların yineleyen bir özelliği haline gelen ekonomik kargaşadan, bu bankaları sorumlu tutmak gayet makul bir davranıştır. Bir savunma mekanizması olarak merkez bankalarının suçu diğer aktörlere atarak, ekonomiye yardım etmek için ellerinden geleni yaptıklarını savunmaları beklenebilir. Fakat bunun işe yaraması için, gözlemcilerin gerçek parasal politika manivelaları hakkında yanlış bilgilendirilmeleri gerekmektedir.

Merkez bankalarının yanlış bilgilendirmeye istek duymaları neden “iktisadi araştırmalar” için geniş kaynaklar harcadıklarını açıklayabilir. Bu “iktisadi araştırmalar” genellikle gerçeklikten epey uzağa düşen, sorumlusu oldukları korkunç ekonomik performansın suçunu başka aktörlerin üzerine atmak için tasarlanmış olan, sözde bilimsel yazılardır. Tercih edilen günah keçileri devlet, mali politika yahut ‘kolay cevaplar’ arayan veya ‘popülist açıklamalar’ bekleyen ‘irrasyonel’ ve ‘eğitimsiz’ sıradan insanlardır. Diğer yandan bu makaleler, büyük bankaların ve merkez bankalarının her zaman kamu yararını gözetmeyebilecekleri ve bunun yerine kendi hedeflerine öncelik vererek gizli dolaplar çevirebilecekleri ihtimalini aklından geçiren herkesin ‘komplo teorisi’ ürettiğini öne sürerler. Diğer bir deyişle, merkez bankalarının ürettiği bu “ekonomik araştırmalar” çoğu zaman, tarafsız bir gözlemci tarafından, en iyi ihtimalle politik bir halkla ilişkiler kampanyası olarak görülecektir, eğer düpedüz propaganda gibi görülmezse.

3. Gerçek : Piyasalar asla denge halinde değillerdir, dolayısıyla fiyatlara aldanmayın, nicelikleri (miktarı) düşünün: Kuvveti kısa kol (uç) uygular.

Faiz oranı anlatısı için deneysel delil bulunmadığına göre, bu iddianın nasıl olup da ortaya çıktığını merak etmek makuldür. Diğer bir deyişle, faiz oranlarının en önemli ekonomik politika değişkeni olduğuna yönelik iddianın kaynağı nedir? Deneysel gerçeklerden böyle bir sonuç çıkmadığını tayin etmiş bulunuyoruz. Köklerine bakan bir insan, bunun, teorik iktisat biliminden türetilen bir iddia olduğunu görür. Faiz oranlarının özel rolünü ortaya atan teori, ekonominin merkezinde yer alan (kimilerine göre tek grafik olan) arz-talep gösteren grafikten türetilebilmektedir: bu grafik, fiyat dökümü uzayına yerleştirilmiş olan yukarı eğimli bir arz eğrisinden ve aşağı eğimli bir talep eğrisinden oluşmaktadır. Bir dizi varsayıma göre, talebin arza eşit olacağı şekilde fiyatların hareket ettiği söylenmektedir. İlk bakışta pek mantıklı görünüyor: ne de olsa fiyatlar çok yüksek olursa fazla arz satılmadan kalacak ve fiyatta kırmaya ve dolayısıyla fiyatlarda inişe sebep olacaktır, talep arza eşit hale gelene kadar. Benzer bir biçimde eğer fiyatlar çok düşük ise, fazla talep fiyatları hızla “denge” durumuna geri tırmandıracaktır, yani talebin arza eşit olduğu noktaya. Hemen her piyasa için bu hikâye anlatılır: emek piyasası örneğindeki fiyat, işçi ücretidir. Para piyasası örneğindeki fiyat, faiz oranıdır.

Görsel 3: İktisadın merkezindeki grafik: Fiyat hareketleri sayesinde oluşan denge

Bu “denge” grafiği (3. görsel) ve arkasındaki fikirler geçtiğimiz yarım yüzyıl boyunca o kadar sık tekrar edilmiştir ki, birçok gözlemci bunların iktisat alanındaki kesin biçimde kanıtlanmış birkaç gerçekten birini temsil ettiklerini düşünür. Hiç de değil. Herhangi bir piyasada talebin arza eşit olduğunu yahut piyasaların bu hikâyede anlatıldığı şekilde işlediğini gösteren deneysel hiçbir veri bulunmamaktadır.

Basit bir biçimde, anlatılan hikâyenin detaylarına dikkat ederek bunu anlayabiliyoruz. Başlangıçta kısaca sözü edilen masum varsayımlar esasında denge sonucunun elde edilebilmesi için gerekli olan müşterek koşullardır. Sonuç açısından belirleyici olan bu gerekli koşullardan, en az sekiz adet bulunmaktadır. Öncelikle, piyasadaki tüm katılımcıların “tam bilgiye” sahip olmaları ve mevcut tüm bilgilerin farkında olmaları gerekmektedir (dolayısıyla vakit alan bir biçimde bilgi toplamak için konferans salonlarına, kitaplara, televizyona veya internete ihtiyaç duymamaları gerekmektedir; ekonomide avukat, danışman ya da emlakçılar yoktur). İkinci olarak, her türden şeyin (ve dahasının) ticaretinin döndüğü bir piyasa bulunuyor. Üçüncü olarak, tüm piyasalar, iş hayatını hiç de karlı olmayan bir şey haline getirecek derecede şiddetli biçimde birbirleriyle rekabet eden milyonlarca küçük işletme ile karakterize olmaktadırlar (oligopoli ya da monopoli diye bir şey olmadığı da şüphe götürmez; bilgisayar yazılımı üreten o kadar çok firma var ki, insan hangi işletim sistemini seçeceğini şaşırır…). Dördüncü olarak, gün içinde dahi her gün fiyatlar, değişen şartları yansıtacak biçimde, sürekli değişim halindedirler (sonuç olarak, süpermarketlerde satılan ürünlerin üzerinde, LCD suretinde olanlar haricinde etiket bulunmaz). Beşinci olarak, cari masraf (işlem maliyeti) bulunmamaktadır (aracımızla süpermarkete gitmek benzin sarfiyatına yol açmaz, borsacılar hiç komisyon almazlar, emlakçılar bedavaya çalışırlar, hatta tam bilgi sebebiyle, emlakçı diye bir şey yoktur!). Altıncı olarak, herkesin sınırsız miktarda zamanı vardır ve sınırsızca uzun hayatlar yaşarlar. Yedinci olarak, piyasa katılımcıları yalnızca kendi maddi çıkarlarını düşünürler ve başkalarını umursamazlar (yani bebekler yoktur, insan üremesi durmuştur – ne de olsa tüm bebekler ihmal sebebiyle ölmüştür; bu noktada yetişkinlerin sonsuz hayatlarının yardımı olmaktadır). Sekizinci olarak, hiç kimse başkaları tarafından etki altına alınamaz (yani trilyon dolarlık reklam endüstrisi yoktur, aynen hukuki hizmetler ve emlak komisyonculuğu sektörlerinin var olmaması gibi).

Piyasaların düze çıkması, denge ortaya koyması ve fiyatları ekonomideki önemli değişken haline getirmesi, ancak ve ancak, hiçbir gerçekçi yanı bulunmayan bu varsayımlar felaketiyle tanımlanmış olan bu hayal dünyasında mümkün olabilir -ki buna makro ekonomideki anahtar değişkenin para fiyatı olması da dahildir. Ekonomiye yön veren anahtar değişkenin faiz oranları olduğu fikri buna dayanmaktadır: ekonomik gidişatı (sonuçları) belirleyen şey paranın fiyatıdır çünkü nicelikler (miktarlar) yerli yerine oturmaktadır.

Fakat denge için gereken bu varsayımların uygun olmaları, ne kadar olasıdır? Hiçbirinin dayanağı olmadığını biliyoruz. Yine de tartışma aşkına (iyi ekonomist tarzıyla), her bir varsayımın doğru çıkma ihtimalinin cömertçe %55 olduğunu farz edecek olsak dahi, yani doğru olma ihtimalinin tersi ihtimalden yüksek olduğunu kabul ettiğimiz durumda bile, ana akım sonuca ulaşmanın zor olduğunu görürüz. Bütün varsayımların aynı anda geçerli olmaları gerektiğinden ötürü, bu şekilde denge haline erişme ihtimali 0.55 üzeri 8’dir, yani %1’den azdır. Bir başka ifade ile neo klasik iktisat bize şunu göstermiştir; herhangi bir piyasada denge halinin oluşması için gereken koşullar öyle olasılık dışıdır ki, hiçbir yerde denge diye bir şey olmadığından emin olabiliriz. Böylece piyasaların hisseli (tayınlı, tahsise dayalı) olduklarını anlıyoruz ve hisseli piyasaları tayin eden şey miktarlardır, fiyatlar değil.

Ekonomistlerin yaşıyor göründükleri hepten değişik gezegene kıyasla bizim Dünya adlı gezegenimizdeki tüm piyasalar hisselidirler. Hisseli piyasalarda basit bir kural geçerlidir: kısa taraf ilkesi. Bu ilke şunu söylemektedir: arz veya talep miktarlarından hangisi az ise (sözü edilen ‘kısa taraf’), o taraf iş görecektir (yani ancak o miktar kadar işlem yapılabilir). Bu sırada, geri kalanlar talepler yanıtsız (beklemede) kalacaktır, dolayısıyla güç kısa tarafın elindedir: kiminle iş yapacağına dilediğince karar verme gücü. Örnekler bol. Örneğin bir işe başvuru sırasında, açık pozisyondan fazla başvuru olması eğilimi vardır ve bu da, ancak piyasa ruhuna aykırı oldukları söylenerek tarif edilebilecek olan bir dizi faaliyet ve talepten oluşan bir ayıklama sürecine sebep olmaktadır (Hollywood aktrislerinin nasıl seçildiklerini bir düşünün). Fakat bu süreç genellikle şu soruyu içermez: çalışmayı kabul edeceğiniz en düşük ücret nedir?

İşte bu teorik “piyasa dengesi” hayal dünyası sayesinde ekonomistler her yerde karşımıza çıkan hisseli olma gerçekliğini ve bununla birlikte her piyasada kısa tarafın sahip olduğu gücü konuşmaktan kaçınıyorlar. Ekonomik gerçekliğimizdeki tüm bu güç boyutu böylelikle ortaya çıkmaktadır, yani kısa taraf, mesela Hollywood filmleri için yıldız adayları seçen yapımcı, böylelikle her türden ‘piyasa dışı menfaatleri’ ayıklayarak, birlikte iş yapmak için dilediğini seçme gücünden istifade edebilmektedir. ‘Denge’ iddiası, bu gerçek güç boyutunu gizlemekle kalmamaktadır. Aynı zamanda kamusal söylemi, politik olarak daha cazip bir konu olan ‘fiyatların’ iddia edilen rolü üzerine saptırmak için kullanılmaktadır, örneğin paranın fiyatı olan faiz oranları üzerine. Fiyatlara yapılan bu vurgu, sonra bir de tefeciliği (faiz) meşru hale getirmeye yardımcı olmaktadır ki faiz yaklaşık 300 yıl öncesine kadar, Avrupa dâhil birçok ülkede kanun dışı idi.

Bununla birlikte, sıfır faizle geçen uzun bir dönem sırasında bu anlatı bir abductio ad absurdum yani abese irca mağduriyeti yaşadı. Böylelikle asıl parasal politika hadiselerinin faiz oranlarına değil, miktarlara bağlı olarak şekillendiği bariz bir hale geldi.

Dolayısıyla günümüzde açık bir biçimde görülebilmektedir ki en önemli makroekonomik değişken paranın fiyatı olamaz. O önemli değişken, esasında, paranın miktarıdır. Paranın miktarı, talep ciheti tarafından mı yoksa arz ciheti tarafından mı hisselendirilir (rasyona bağlıdır, sınırlıdır). Farklı bir şekilde sorulacak olursa, hangisi daha büyüktür: paraya olan talep mi yoksa onun arzı mı? Para çok kullanışlı olduğu için ki buna banka parası da dâhildir, ona her zaman birileri tarafından bir miktar talep vardır. Sonuç olarak kısa olan taraf her zaman paranın ve kredinin arzıdır. Akla uygun yatırım projelerine sahip borçlanıcıların kredi başvurusu yapanlar arasında kaldığından emin olmak amacıyla bankalar, her şey yolunda giderken bile krediyi tayın etmektedirler (istihkaka bağlamaktadırlar).

Dolayısıyla bankalar, para arzına eklenen yeni satın alma gücünün üretilmesi ve tahsis edilmesi görevini üstlenerek, ekonomide merkezi bir rol oynamaktadırlar ve bu yeni üretilen fonları kimin alacağı veya hangi projelerin ‘para yokluğu’ nedeniyle terk edilmesi gerekeceği gibi konularda karar vermektedirler.

İşte bu sebeple, hangi amaçla ne kadar para üretileceği ve kimin ellerine teslim edileceği gibi önemli hususlarda doğru kararlar alacak olan doğru banka türlerine ihtiyaç duyarız. Bu kararlar ekonomik görünümü kısa bir müddet içinde yeniden şekillendirecektir.

Dahası, işte bu sebeple merkez bankaları her zaman banka kredi üretimini ve tahsisini yakından takip etmişler ve birçoğu, doğrudan müdahalede bulunmuşlardır. Sıklıkla gizlice veya ‘gayrı resmi’ bir biçimde olsa dahi, bankaların kredi üretimini idare veya denetim altına almak için, bu yola başvurmuşlardır. Esasen banka kredilerinin yönlendirilmesi, varlık balonlarını engellemek ve dolayısıyla takip eden bankacılık krizlerinden kaçınmak konusunda kendini iyice ispatlamış olan yegâne parasal politika aracıdır. Fakat kredi yönlendirmesi merkez bankaları tarafından her zaman gizlice gerçekleştirilmiştir, çünkü bunun varlığı ve bu kadar etkili olması, resmi merkez bankacılık anlatısının bir sis perdesinden ibaret olduğu gerçeğini ele vermektedir.

Görsel 4: Anahtar nitelikte bir parasal politika aracı: Banka kredilerinin yönlendirilmesi

Figure 4: A key monetary policy tool: Guidance of bank credit

4. Gerçek: Yatırım ve büyümeyi artırmak için birikim yapmaya yahut borç almaya ihtiyacımız yoktur

Ekonomistler tarafından kullanılan temel argümanlardan bir tanesi, yatırımları fonlamak ve dolayısıyla ekonomik büyümenin tadını çıkarmak için öncelikle kıt birikimleri bir araya getirmemiz gerektiği veya diğer bir seçenek olarak, uluslararası bankacılık topluluğundan kredi çekerek bu birikimleri yurt dışından ödünç almamız gerektiği (iddiası) olmuştur. Fakat bu argüman, bankaların borç para dağıtabilmek için öncelikle birikime ihtiyaç duyan finansal aracılardan ibaret olduklarına dair hatalı inanışa dayanmaktadır. Esasında yurt içi yatırımın artması için ne birikime ne de dış borca gerek vardır. Yerel bankalar, öncelikle birikim elde etmeksizin yerel yatırımlara kaynak sağlayabilirler.

Bunun farkına vardığımızda bankacıların gücü ufalanacaktır. Bankaların uyguladığı taktik, çok nadide ve değerli bir kaynağı piyasaya sürüyormuş izlenimi vermekti; yani birikimleri veya parayı. Elbette, eğer para nadide bir şey olmasaydı, neden bu hizmet için bankacılara (faiz şeklinde) ödeme yapmaya razı olacaktık ki? Devletler, ulusal borç için faiz ödemek zorunda kalmadan, basitçe kendi paralarını üretebilirler (ki bu, şimdilerde bir dizi ülkenin ulusal bütçesinin büyük bir kısmını teşkil etmektedir ve yalnızca ‘ihtiyari harcama’ kabul edilen mali bütçeleri yayınlamak suretiyle bu durum genellikle toplumun gözlerinden güzelce saklanmaktadır, sanki faiz ödemeleri, pazarlık konusu yapılamayacak olan mecburi bir şeymiş gibi). Veya Lev Tolstoy’un sözleri ile (mealen): ‘Üretim fonksiyonlarında’ ekonomistlerin ‘işgücü’ ve ‘sermayeyi’ birbirinden ayrı tutmasının sebebi öncelikle ‘sermaye’ için bedel (faiz) almak istemeleridir; bunu gerekçelendirirken, faizin işçilerin aldığı maaşa benzediğini öne sürerler. İkinci sebep ise, güneş ışığı, hava ve üretimin diğer elzem unsurları için ücret almanın yolunu kimsenin bulamamış olmasıdır. Ve yalnızca ‘sermaye’ için bedel alabilmektedirler çünkü iktisat, sermayenin kıt bir şey olduğu mitini üretmek üzere tasarlanmıştır.

Esasında para kıt bir kaynak değil, devletler tarafından kullanılabilecek olan ve kullanılması gereken bir araçtır. Bu aracın toplumlara ve uluslara sağladığı faydalar, kalkınmakta olan ekonomiler ve yükselen piyasalar için de geçerlidir: “Üçüncü Dünya Borç Bunalımı” gereksiz yere yaşanmıştır çünkü nereden baksanız, etkilenen ülkelerin ekonomilerini büyütmek için yabancı bankalardan borç almaya ihtiyaçları bulunmuyordu. Daha da kötüsü, gelişmekte olan ülkelere verilen ve ağırlıklı olarak yabancı dövizden oluşan bu yabancı borçlar, hiçbir zaman borçlanan ülkelerin sınırlarına kadar ulaşmadılar bile. Bunun sebebi uluslararası bankacılık kurallarından bir tanesidir: sterlin cinsinden banka paraları Birleşik Krallık’ta ruhsatlı olan bankalarda, avrolar euro bölgesi bankalarında ve ABD dolarları da ABD bankalarında tutulur. “ABD doları cinsinden” Birleşik Krallık’ta yatırılan bir mevduat, aslında ABD’deki bir bankaya yatırılmıştır ve banka da bu miktarda parayı Birleşik Krallık’taki temsilcisinin hesabına geçirmiştir. Dolayısıyla gelişmekte olan bir ülke uluslararası bankalardan borç aldığında, bu bankalar her zaman dolar, sterlin, euro veya sanayileşmiş ülkelerin diğer para birimleri cinsinden borç verirler çünkü yabancı bankalar yalnızca yabancı para üretebilirler (ve üretim sırasında parayı yoktan var ederler). Borç aldıkları bu yabancı dolar ve euroların her zaman yurt dışında yani ilgili yabancı bankacılık sistemleri içinde kalacak olması, gelişmekte olan ülkeler için acımasız bir şaka gibidir.

Yabancı para birimlerini satarak yerel para birimi satın almak elbette mümkündür (fakat bu her zaman yerel bankaların kredi üretmesiyle sonuçlanmaktadır ki bu, daha en başından yabancı bankalara yabancı para cinsinden borçlanmaksızın da gerçekleştirilebilir), tabi bu durumda kurdan kaynaklanan büyük riski yüklenmesi gerekenler, borçlanıcılar olacaktır. Gelişmekte olan ülkelerin para birimleri zaman içinde sanayileşmiş ülkelerin paralarına göre şaşmaksızın düştüğü için, bu ülkeler hızla yabancı borç batağına yakalanırlar ve yerel para birimi cinsinden kontrolsüz bir biçimde uçuşa geçen yabancı borcun idamesini yahut geri ödemesini yapamazlar. İşte bu noktada yabancı akbabalar devreye girerler ve ‘borca karşılık öz kaynak takası’ yani değerli yerel varlıkların, arazilerin, madenlerin, mineral kaynakları veya maden işletme haklarının fakir ülkelerden, zengin yabancı bankalara teslim edilmesini isterler ki bankalar o parayı her halükarda, basit bir biçimde, hiçlikten üretmişlerdir. Gelişmekte olan ülkelerin borçları aslında, eski kolonilerin, ekonomik olarak eski efendilerinin elinde kalmalarını temin eden yırtıcı (talancı) bir borç verme türüdür, tabi eğer çekici varlıklara sahip iseler. Hepsinden önemlisi, eğer borçlanıcı ülkeler yerel para istiyorlarsa, yabancı bankalar üzerinden yapılan bu gidiş-dönüş seyahate hiç gerek yoktur: yerel para birimi yalnızca kendi bankacılık sistemleri tarafından üretilir.

Böylelikle, paranın ve birikimlerin kıt olduğuna dair merkez bankacılık anlatısının bir aldatmaca olduğu bariz bir hale gelmeye başlıyor. Özellikle de merkez bankaları tüm muslukları açıp, trilyonlarca dolar ve euro üretip, ‘gerekli’ bir adım atıldığı veya toplumun geneline bir şekilde faydalı olacağı iddiası ile bu paraları büyük bankalara ve büyük ölçekli finansal spekülatörlere teslim ettiğinden beridir, bunun bir aldatmaca olduğu apaçık bir hale gelmiştir. (Bu faaliyet için kullandıkları ‘nicel gevşeme’ tanımı da yanıltıcı olması için tasarlanmıştır: nicel gevşeme hamlesinin özgün hali, ağırlıklı olarak finansal piyasalar için değil, gerçek ekonomi için kredi üretiminin genişletilmesidir. Bu konuda, 1990’ların ortasından sonuna kadar Japonya üzerine yazdıklarıma veya Voutsinas ve Werner, 2011; Lyonnet ve Werner, 2012; Werner, 2013’e bakınız).

5. Gerçek:  Yasal düzenlemelerin azaltılması, liberalleşme ve özelleştirme büyümeyi teşvik etmez, onu yavaşlatır

Merkez bankacılık anlatısının ilk dört sütunu çökmüş bulunuyor: Bankalar yoktan para var etmekte ve dolayısıyla ekonomiyi kendi suretlerine göre yeniden şekillendirmektedir. Marketler hisselidir (rasyonludur) ve anahtar faktör, banka kredilerinin miktarıdır. GSYİH işlemleri için üretilen krediler GSYİH artışını tetikler; faiz oranları ne şekilde seyrederse etsin (onlar GSYİH artışını takip edecektir). Gelişmekte olan ülkelerin yurt dışından borç almalarına gerek yoktur ve esasında yurt dışından borç almamaları gerekir çünkü bu, onları gereksiz bir biçimde yabancı alacaklıların insafına mahkûm etmektedir.

Bu sütunlar bankacılık ve para ve kredinin etrafında dönüp durdukları için bazı iktisatçılar, hemfikir oldukları halde, iktisat biliminin uzun zamandır gerçek ekonomiye odaklandığı ve tüm finansal faktörleri görmezden gelmeyi bilinçli bir biçimde seçtiği fikrini savunabilirler. Bu gerçek ekonomide, diyeceklerdir, en önemli ilke, piyasa güçlerinin (arz-talep) devletin kösteklemesi olmadan işlemesine izin vermektir, işte o zaman ekonomik büyüme ve istikrar yaşayacağız. Hiç olmazsa merkez bankası anlatısının bu beşinci sütunu gerçek olabilir mi?

Merkez bankalarının yanı sıra IMF ve Dünya Bankasının yayınlarına bakan bir insan, öyle olacağını umar: Bu Washington merkezli kuruluşlar personel ekiplerini ve kiralık danışmanlarını gelişmekte olan ülkelere yolladıklarında, yapacakları işleri genellikle çok kısa sürede tamamlayabilmektedirler. Bir bakarsınız başlıca politik çıkarımları taslak haline getirilmiş olan yeni bir ülke raporu tamamlanıvermiş. Bu kadar etkin iş görmelerinin sırrı şudur: bu yabancı uzmanlar henüz (birinci sınıf koltuklarda) ilgili ülkelere uçmadan önce, araştırmalarının netice bölümü çoktan belirlenmiş olur, çünkü hangi ülke ile ilgili olursa olsun, bu sonuçlar her zaman aynıdır: Belitsel-çıkarımsal neo klasik inanç sisteminin hedefi, devlet müdahalesinin kötü olduğuna ve piyasaların hiçbir müdahale olmaksızın serbest olması gerektiğine dair iddiayı destekleyen ex post dayanaklar bulmaktır. Ardından, önceden belirlenmiş olan bu neticeler, yerel gerçekler yahut uygulamalar ile yalnızca hayal meyal bir bağı bulunan ‘araştırma raporları’ veya ‘bilimsel çalışmalar’ şeklinde dünyanın dört yanındaki ulusların yöneticilerine sunulurlar.

Bu tip sonuçlara varmak için neo klasik iktisatçılar ve merkez bankası iktisatçıları geri geri yol almışlardır: Ne tür bir model böylesi sonuçlara varır? Cevap: Rüya gibi idealleştirilmiş bir dünyada işleyen bir model. Böylesi bir dünyayı tanımlayan özellikler nelerdir? Garip bir teorik düşler ülkesi yaratan uzunca bir varsayım listesinin tutması gerekiyor: tam bilgi, tüm piyasalar denge halinde, tam rekabet, sıfır işlem masrafı, zaman kısıtı yok, sürekli hizaya gelen tamamıyla esnek fiyatlar, herkes gayet bencil, kimse kendinden başkasını umursamıyor, kimse insanları etki altına alamıyor. Bütün bu varsayımlar neden önemlidir? Çünkü piyasa dengesi ile verimli piyasaların var olabilmesi ve devlet müdahalesinin etkisiz olması için, tüm bu varsayımların aynı anda geçerli olması gerektiğini neo klasik iktisatçılar ispatlamışlardır.

Böylesi modeller kullanırken izlenen yoldaki bir sonraki adım, en önemli adımdır: tersten başlayarak say ve sanki hiçbir ön kabul mevcut değilmiş gibi davran. Varsayımları sıralayarak başla, münazara aşkına. Ardından modeli sun. Ardından modeli sonuçlar kısmına kadar ilerlet ki onlar da neymiş… bir bakalım… Aha, harikulade: bu seferki modelimiz devlet müdahalesinin kötü olduğu ve ayrıca, yalnızca özgür ve düzenlemelerden arındırılmış piyasaların iş göreceği sonuçlarına varmış. Pekâlâ, bu durumda, bayanlar baylar, yasal düzenlemelerin azaltılmasını, liberalleşmeyi ve özelleştirmeyi tavsiye etmek durumundayız.

Böylesi bir iktisat şarlatanlığının önde gelen bilimsel dergilerde, ders kitaplarında ve üniversite ders salonlarında ‘iktisat bilimi’ olarak kabul görmesi, yalnızca bir müessese olarak iktisat bilimi için değil, bunun yanı sıra akademi camiası ve genel anlamda toplum açısından da üzüntü verici bir töhmettir.

Fakat yaşadığımız gezegendeki, dünyamızdaki ekonomilerden ne haber? Bu iktisat şarlatanlarının anlattığı garip gezegene kıyasla, dünyamızda ne oluyor? Bu varsayımların hiçbiri tutmadığına göre, ne denge umabileceğimizi, ne de yasal düzenlemeleri azaltma, liberalleşme ve özelleştirmenin daha fazla ekonomik büyüme getirmeyeceğini anlamış oluyoruz.

Bu teorik iddialar ile ilgili teorik değerlendirmemiz doğru ise, buna deneysel dayanaklar da sağlayabilmemiz gerekir. Bu deneysel dayanaklar boldur. Düzenlemelerin azaltılması ve piyasa üstünlüğü gibi neo klasik politika önerilerini test etmek amacıyla, piyasa eksenli ve hissedar değer odaklı ABD ve Birleşik Krallık ekonomileri ile devlet müdahalesine, piyasacı olmayan kaynak tahsis yöntemlerine ve bunların yanı sıra toplumsal refah sistemlerine her zaman ağırlık verdiği bilinen ekonomileri mukayese edebiliriz: isimleri ile Almanya, Japonya, Kore, Tayvan ve Çin’i. Elbette konjonktürel hareketlerin etkisinden kaçınmamız ve dolayısıyla daha uzun bir dönemi, mesela yarım yüzyıllık bir süreyi değerlendirmemiz gerekir. O halde 1950 ile 2000 yılları arasındaki yarım yüzyılı değerlendirirsek, piyasa odaklı ekonomilerin en iyi performansı göstermesini ve müdahale, ‘yönlendirme’ ve üretim kartellerinden faydalanma yoluna giden ekonomilerin en kötü performansı göstermesini bekleyebiliriz. Deneysel sonuç nedir? Bu, 5. görselde görülebilir.

Görsel 5: Yarım yüzyılı aşkın süre boyunca gerçek ekonomik büyüme

Figure 5 Average real economic growth over half a century

Piyasa odaklı, hissedar odaklı ekonomilerin en kötü performansa sahip olduklarını görüyoruz. Doğu Asya’nın piyasacı olmayan ekonomilerinin ekonomik performansı ziyadesiyle üstün olmuştur. Bu sonuçları gören birçok gözlemci, inançsızlığını bastırmakta ve bu bulguların görünenden farklı olduğunu göstermeye çalışan bir sürü yeni özel sebepler öne sürmektedir (yani yardımcı varsayımlar ortaya atmaktadırlar). Böylesi bir sonucun doğru olamayacağına inanıyor görünmektedirler, dolayısıyla sonuç doğru olamaz.

Belki daha karmaşık bir analiz şüphecileri ikna edecektir. Yasal düzenlemeleri azaltmanın dinamiklerini ve ekonomik büyüme üzerine etkilerini de inceleyebiliriz. IMF ve Dünya Bankası’nın kiraladığı ve dünyanın dört yanına yolladığı insanlar, evdeki merkez bankasının da iddia ettiği türden ‘sonuçlara’ varmışlardır: X ülkesi kendine özgü ekonomik başarımını artırmak için yasal düzenlemeleri azaltmalıdır, liberalleşmelidir ve özelleştirme yapmalıdır. Dolayısıyla deneysel olarak test edilmesi mümkün bir hipotez formüle edilebilir: Yasal düzenlemeleri azaltma, liberalleşme ve özelleştirmenin zaman içinde ekonomik büyümeyi artırdığına yönelik herhangi bir bulgu var mıdır?

Bir kez daha, tarafsız bir gözlemci deneysel verilerin kıtlığı karşısında afallar. Kendi testimizi gerçekleştirelim. Anlamlı olması için yasal düzenlemelere sahip, büyük şirketlerin devlet mülkiyetinde olduğu ve piyasacı olmayan türden bir ekonomik örgütlenme durumundan, yasal düzenlemelerden tamamen arınma, liberalleşme ve özelleştirme yönüne ilerleyen bir devlet seçmemiz gerekiyor. Şans eseri, politik sarkaçtaki böylesi bir salınımı, tüm unsurlarıyla birlikte yaşamış olan büyük bir sanayileşmiş ülke bulunuyor. 1960’lı yıllara gelindiğinde Japonya, uygulamada bir piyasa (pazar) ekonomisi değildi. Bunun yerine Japonya, (tekel karşıtı yasaların resmi istisnaları olan) binden fazla kartelin tesis edilmiş olduğu, on binlerce iktisadi düzenleme sayesinde bürokratların ekonomiye müdahale edebildiği, (fonların çoğunun kaynağı bankalar olduğu için) menkul kıymetler borsalarının büyük oranda işlevsiz (konu dışı) olduğu ve, ömür boyu istihdam, kıdem hakları ve şirket birleşmeleri gibi ‘sertlikler’ ve ‘esneksizlikler’ ile dolu bir iş gücü piyasasına sahip olmakla ünlü, ‘yönlendirilen’ bir ekonomiydi.

Ardından, ABD baskısı altındaki Japon devleti 1970’lerde düzenlemeleri azaltmaya, liberalleşmeye ve devlet kurumlarını özelleştirmeye başladı. (Zor bir satıştı: Japonlar, başarılı olduğu açık olan sistemlerinden neden vazgeçmek durumunda olduklarını merak ediyordu. ABD’li seçkinlerin başarılı Japon ekonomisinden rahatsız olduklarını herkes biliyordu. Yine de düzenlemeleri azaltması konusunda Japonya’ya verilen ABD politik ‘tavsiyesi’, bunun, ‘Japonya’nın ekonomik performansını iyileştireceği’ gerekçesi ile verilmişti, sanki daha fazla büyümeye ihtiyaç varmış gibi…). Siyasal anlamda bir ABD vassalı (mandası) olan Japonya, yasal düzenlemeleri azaltmaya devam etti. Yapısal reform trendi 1980’lerde ivme kazandı ve 2000’li yılların başında, düzenlemelerden tamamıyla arındırılmış, liberal, özelleşmiş bir ekonomi ile zirve yaptı. Yasal düzenlemelerdeki bu azalışı ölçmek için, temsili olarak kartel sayıları kullanılabilir. Japonya’daki kartel sayısı 1960’larda zirve yaptıktan sonra, ABD baskısına koşut biçimde düşerek 2000’li yıllarda sıfıra ulaşmıştır. Aşağıda, kartel sayısına karşılık ekonomik büyümeyi gösteren bir grafik bulunmaktadır. Neo klasik ekonomi teorisi geçerli ise, grafikte negatif korelasyon görülmesi beklenir: kartel sayısı arttıkça ekonomik performans kötüleşecek ve kartel sayısı düştüğünde ise büyüme artacaktır.

Görsel 6: Japonya’daki kartel sayısı ve ekonomik performans ile bağıntısı

Figure 6 The number of cartels in Japan and the link to economic performance
Figure 6 The number of cartels in Japan and the link to economic performance

Görülebileceği üzere deneysel bulgular neo klasik tezi reddetmektedirler. 1950’lerde Japon ekonomik sistemini tasarlayanlar, ekonomik başarımı artırmak amacıyla kartel sayısını bilinçli bir biçimde artırmışlardır. Gördüğümüz üzere 1960’ların sonunda kartel sayısı neredeyse iki kat artarak bini geçerken, ekonomik büyüme iki basamaklı rakamlara doğru ivmelenmiştir. ABD baskısı sonucu 1970’li yıllarda kartel sayısı azalırken, büyüme düşmüştür. Kartel sayısındaki azalmaya, gitgide zayıflayan bir ekonomik büyüme iştirak etmiştir. Yasal düzenlemeleri azaltma çabası 1990’ların sonunda tüm kartellerin kaldırılmasıyla zirvesini yapmıştır ve ekonomik büyüme de buna denk bir biçimde sıfıra inmiştir. Gelişmekte olan birçok ülkenin ekonomik performansı da buna benzer bir resim çizmiştir. Washington merkezli kuruluşların ekonomik tavsiyelerini dinleyen Arjantin ve Afrikalı uluslar da buna dâhildirler. Böylelikle, merkez bankası iddialarından beşincisinin, yani yasal düzenlemeleri azaltma, liberalleşme ve özelleştirmenin ekonomik büyümeyi teşvik ettiğine dönük iddianın da, bir aldatmaca olduğunun açığa çıktığı sonucuna varmış oluyoruz.

III. Başarılı Kalkınma Politikası: Paradan ve Kurumsal Tasarımdan Faydalanmak

Lord Acton, İngiltere devleti ile olan uzun deneyimlerine dayanarak şunu ileri sürmüştür:

“Resmi gerçek, asıl gerçek değildir.” (Lord Acton)

Gördüğümüz üzere merkez bankacılık anlatısı her cephede çökmüştür. Sahte ‘iktisat biliminin’ fazlaca zamandır destek verdiği sahte inanç sistemlerinin ana sütunları tamamıyla un ufak olmuştur.

Parasal sistemi insanlığın hayrı için kullanma vakti gelmiştir. Para ile ilgili temel bilgilerden haberdar olursak, bunu başarabiliriz: para en iyi şekilde, banka kredileri ile ölçülür çünkü bankalar kredi üretimi aracılığıyla para arzını üretmektedirler. Dahası, yeni üretilen paranın hangi amaçla kullanıldığının tespit edilmesi için kredi bilgileri incelenebilir. Bu yapıldığı takdirde, banka kredilerinin rolü ve kullanımı üzerine üç temel senaryo olduğu ortaya çıkacaktır (Werner, 1997, 2005; 7. Görsel):

Görsel 7: Kredinin Miktar Teorisi ve Kredi Üretiminin Etkileri

Figure 7: Quantity Theory of Credit and the Effects of Credit Creation

Öncelikle, bankalar krediyi ağırlıklı olarak tüketim için açtıkları takdirde, borç miktarı ile birlikte nihai talep de artar fakat mevcut ürün ve hizmetlerde bir artış olmaz. Dolayısıyla fiyatlar artmak durumundadır. Bu tüketici fiyatları artışı (enflasyonu) senaryosu, para arzında genişleme düşünen bir insanın normalde aklına gelecek olan ilk senaryodur. Fakat bu özel bir durumdur. Birleşik Krallık’ta daha yaygın olan, ikinci durumdur: Birleşik Krallık’taki kredi üretiminin büyük bir kısmı GSYİH’ye katkısı olan yahut onun bir parçası olan işlemler için kullanılmamaktadır dahi, bunun yerine varlık ödemelerinde kullanılmaktadır. Bunlar GSYİH’nin bir parçası değildirler çünkü ulusal gelir müşavirleri GSYİH’ye katılım için ‘katma değer’ şartını aramaktadır, alt tarafı mülkiyet haklarının bir şahıstan diğerine geçişini değil. Varlık alımları için banka kredileri arttığı zaman, varlık fiyatları tırmanır çünkü bu borçlar mevcut satın alma gücünü transfer etmek yerine, net satın alma gücünde bir artışı temsil ederler: para üretilmekte ve varlık piyasalarına zerk edilmektedir. Kısa vadede mevcut varlıkların miktarı büyük oranda sabit olduğu için, varlıklar üzerinde daha büyük bir etkin talep oluştuğunda, varlık fiyatları artmak zorundadır.

Böylesi bir varlık enflasyonu gözle görünür büyük bir sıkıntıya yol açmadan uzun yıllar devam edebilir. Gel gelelim, GSYİH dışı kredi üretimi durduğu, hatta yavaşladığı anda, varlık balonu için “oyun sonu” gelir: varlık fiyatları daha fazla yükselmeyecektir. Varlık fiyatlarında yükselişe ihtiyaç duyan ilk spekülatörler iflas ederler ve bankalar sorunlu krediler ile baş başa kalırlar. Böylesi varlık teminatları karşılığında bankaların kredileri kesme eğilimine girmesi, varlık fiyatlarının daha da düşmesine ve sonuç olarak daha fazla iflas yaşanmasına sebep olur. Varlığa dayalı kredilendirme banka portföylerinin büyük bir kısmını kaplıyorsa ve bankalar varlığa dayalı kredilerin aşırı üretimi ile varlık fiyatlarını zaten birkaç kat yukarıya tırmandırmış bulunuyorsa, bunu takip etmesi kaçınılmaz olan bir şey vardır: bankaların öz kaynakları genellikle %10’dan azdır, dolayısıyla varlık fiyatlarının bunun birazcık altına düşmesi halinde, ki yüzde birkaç yüz artışın ardından bunun olması çok zor değildir, bankacılık sistemi iflas edecektir: başka fon mevcut değilse, ki bu tip durumlarda genellikle bu geçerlidir, batık kredilerin öz kaynaklardan karşılanması gerekecektir.

Dolayısıyla banka kredisine dayalı bir varlık balonunu, tam gelişmiş bir bankacılık krizi izlemek zorundadır. Bunu gayet iyi bilmek için merkez bankası çalışanı olmaya gerek yok. (Peki, öyleyse Avrupa Merkez Bankası neden İrlanda, Portekiz, İspanya ve Yunanistan’da uzun yıllar boyunca banka kredilerinin %20 veya daha fazla büyümesine izin verdi? Böylesi yüksek bir kredi artışı, nominal GSYİH artışından bariz bir biçimde daha fazladır. Dolayısıyla bunun bankacılık krizlerine yol açan sürdürülemez varlık balonları üretiyor olması gerektiği açıktır.)

Telafi edici üçüncü bir durum daha vardır: Banka kredisi, yeni teknolojilerin uyarlanması, üretkenliği artıracak tedbirler veya yeni ürün ve hizmetlerin üretilmesi gibi üretken yatırımlar için kullanıldığında (ki bunların değeri, girdilerinin basit toplamından fazladır, yani katma değerlidirler), bu durumda böylesi bir para üretimi (ki bu da yalnızca bankalar kredi açtığında gerçekleşir), hiçbir şekilde genel bir enflasyona yol açmayacaktır, ne tüketici fiyatları artışına ne de varlık fiyatları artışına. Bunun sebebi, üretilen yeni satın alma gücünün daha yüksek katma değerli bir çıktı için kullanılması ve dolayısıyla para üretiminden kaynaklanan talep artışının, daha fazla arz ile karşılanmasıdır. Yalnızca gerçek bir şey üretilirken, yani yalnızca üretken amaçlar için kredi üretilmesi temin edilerek, enflasyonsuz, krizsiz ve göreceli olarak adaletli bir şekilde, çok yüksek ekonomik büyüme oranları yakalanabilir. Japonya, Tayvan, Kore ve Çin gibi Doğu Asyalı ‘mucize ekonomilerin’ böyle hızlı gelişmesi bu şekilde olmuştur. Banka kredilerinin yalnızca üretken amaçlar için üretilmesini temin eden yasal düzenlemeler kullanılarak, ekonomi ‘eksiksiz istihdam’ durumundaymış gibi görünüyorken dahi çok yüksek büyüme oranları yakalanabilir çünkü üretken yatırım kredileri, hem arzı harekete geçirerek, hem de çıktılar için gerekli olan talebi oluşturarak, mevcut kaynaklar ne kadar sınırlı olurlarsa olsunlar, bunların tahsisini iyileştirmektedir.

Fakat bu, komünizm ile birlikte çöken merkezi planlama değil midir? Gerçekte en az yasal düzenlemenin bulunduğu ekonomilerde dahi en önemli karar, yani bankalar tarafından ne kadar para üretileceği ve bunun kime verileceği kararı, her halükarda bürokratlar (bankalarda çalışan kredi görevlileri) tarafından, bunun ekonomi için iyi olup olmadığı değerlendirilmeden alınmaktadır. Yani bankaların zararlı türden kredi arz tercihleri yapmasını engelleyecek kurallar koymak, zararlı veya aşırı müdahale olarak değerlendirilemez. Kapitalizmin en berbat aşırılıklarını engellemek ve ekonomiyi herkese fayda sunan bir yöne sevk etmek için, pazar mekanizmaları ile az sayıdaki anahtar nitelikteki alanda akıllıca yönlendirmenin birlikte kullanımı, şimdiye kadar iyi iş gören bir yöntem olmuştur. Bu anahtar nitelikteki şeylerin en önemlisi, paranın üretimi ve tahsisidir. Bu elzemdir, çünkü tam bilgi ve verimli piyasalar gibi gerçekçi olmayan varsayımlar biraz gevşediği anda, kendi işleyişine bırakılan piyasaların toplumsal açıdan en iyi sonuçları üreteceklerine dair hiçbir garanti kalmamaktadır. Gerçekte, devlet müdahalesinin başarılı olmasının önündeki engel, neo klasik modellerin gösterdiğinden çok daha küçüktür. Neo klasik ekonomi modellerinin şapkadan çıkardıkları suni biçimde idealize edilmiş ekonomi, iddiaya göre zaten o kadar mükemmel ve verimli bir biçimde iş görmektedir ki, müdahale ederek onda iyileştirme sağlamak mümkün değildir. Devlet müdahalesinin verimsiz veya ‘kötü’ olduğuna yönelik çok ses çıkaran neo klasik iddianın dayanağı, bu gerçekçi olmayan ve suni durumdur. Gerçekte piyasalar verimli değildir, hatta denge halinde bile değildir. Dolayısıyla akıllıca müdahalelerin daha iyi performansa yol açması, görece kolaydır.

Almanların ve Japonların dünyaya gösterdikleri şey tam olarak budur. Ayrıca Koreliler, Tayvanlılar ve Çinliler de, kurumsal tasarım ve kredi yönlendirmesi hususlarındaki bu öngörülerin ihraç edilerek evrensel bir biçimde uygulanabileceğini göstermiştirler. Alman ve Japon sisteminin tasarımcıları, kurumsal tasarımlarını dünyanın daha gerçekçi bir izahına dayandırmışlardır (Bkz. Werner, 2003a). Alman-Japon sistemi, iş birliğine duyulan istekten faydalanarak ve uzun vadede herkes için elde edilebilecek olan olumlu sonuçları hedefleyerek iş görmüştür (böylelikle insanların asla iş birliği yapmayacakları ve yalnızca kendi menfaatlerini azamiye çıkarmaya çalışacakları yönündeki saçma inancı bir kenara atmıştır). Karşılıklı fayda sağlayan iş birliği ve eşgüdüme odaklanarak, dışsallıkları içselleştirmeyi, bilgi edinme masraflarını asgariye çekmeyi ve bilhassa bireyleri motive etmeyi başarmışlardır. ‘Kullanım işlevlerinin’ birbirlerine bağımlı olduğunu, insanların hiyerarşik bir biçimde rekabet ettiklerini ve örgütsel terkiplerde, adalet ile eşitlik için ortak bir istek duyduklarını fark etmişlerdir. Durağan modellerde ve politik tavsiyelerde ihmal edilse de insan kaynakları, Alman/Japon modelinde daha ciddi biçimde ele alınmaktadır. Ronald Dore’un belirttiği üzere, “Japonya’da… insanlar, genel fayda sağlayabilecek iş birliği fırsatlarının farkına varmak ve tüm katılımcıların adil bulacağı yöntemlerle bu faydaların semeresini toplayacak örgütlenme biçimleri tertiplemek konularında başarılı olma eğilimindeler.” (Dore, 2001, s. 38).

Bu tip örgütsel oluşumların bir tanesi de, orta çağ lonca teşkilatlarına benzeyen sanayi dernekleri sistemidir. Kamu malları yapısına sahip olmalarından ötürü, ortaya çıkan karteller refahı artırıcı etki gösteriyordu. İş birliğine yönelim, hiç rekabet olmadığı anlamına gelmiyor. Dore’un güzelce izah ettiği gibi, sistem piyasaları ve hiyerarşileri birleştirirken, rekabet çok çetin olabilmektedir. Birçok sektördeki düşük yoğunlaşma oranı (banka finansmanı ve farklı şirketlerde hisse sahipliği sebebiyle ortaya daha az saldırgan devralma çıkmaktadır) ve hayat boyu istihdamdan kaynaklanan şirketler arası rekabet, kartel oluşumuna yönelik eğilime karşı koymaktadır

Son olarak, neo klasik ekonomistler kıt kaynağın sermaye olduğunu ve ‘işgücünün’ bol bulunduğunu varsayarlar. Sermaye sahiplerine yüksek, işgücüne ise düşük ödülü böylelikle gerekçelendirirler. Sonuç ise sermaye sahiplerinin yararına, işgücüne ise sürekli daha az pay düşecek şekilde, ulusal gelirin gitgide bozulan bir biçimde dağıtılmasıdır.

Görsel 8: ABD milli gelirinde işgücünün payı

Figure 8 Labour share in national income in the US

Daha 2001 yılında Ronald Dore, sermayenin kıt ve işgücünün bol olduğuna yönelik bu neo klasik iddia hakkında şunu söylemiştir:

“Böylesi bol likidite ile dolup taşan bir dünyada, bu görüşü ciddi biçimde savunmaya devam edenlerin olması hayret verici. Likidite o kadar bol ki, paranın bir ülkeden diğerine hareketleri sebebiyle döviz kurları hiç durmadan oynamaya devam ediyor.” (Dore, 2001, s. 15).

Kredi üretimi ile ilgili gerçeklik ve para arzının bankalar tarafından bir tür modern zaman simyacılığı ile ex nihilo üretiliyor olması, sermayenin kıt olduğuna yönelik neo klasik iddianın sonunu getirmiştir. Neo klasik teorilerin, bankacılığı modellerine katmayı reddetmiş olmalarının bir sebebi bu olmalıdır.

Anglo-Sakson modeli hissedarlar için iyidir. Buna karşın Almanlar ve Japonlar ise piyasa mekanizmalarını korumuşlar fakat modellerinin en parlak dönemi sırasında, hissedarları başlıca hak sahipleri olmaktan tasfiye etmişlerdir. (Bkz. Werner, 2003a). Azınlığa hizmet yerine, çoğunluk için (yani işçiler ve toplumun geneli için) makul bir hayat kalitesi üretmekte başarılı olan bir tür kapitalizm doğmuştur. İdari kapitalizm veya kapitalisti (sermayedarı) olmayan kapitalizm. Bu tip bir ekonominin merkezi bir biçimi limitte, faşist bir ekonomiye yakınsayabilir. Dolayısıyla güç manivelalarının dağıtılması (merkezsizleştirilmesi) ve yerel topluluklara karşı sorumlu hale getirilmesi, olağanüstü derecede önemlidir. Ülke çapındaki kurumlar genellikle etkin ve anlamlı bir izlenebilirliğe (hesap verilebilirliğe) imkân vermeyecek kadar büyüktürler.

Alman ve Japon sistemleri neden yollarını şaşırdılar? Çünkü herhangi bir ekonominin verimliliğini (etkinliğini) azaltmanın en kesin yolu olan neo klasik merkez bankacılık anlatısına aldandılar. Böylelikle Almanya ve Japonya, Anglo-Sakson modelini benimsediler. Bunun kapsadığı değişimler arasında “finansallaşmanın” artırılması da bulunuyordu, yani tapuları A’dan B’ye aktarmak suretiyle, kar amacı güden ekonomik faaliyetlerin paylaşılması. ABD tarzı kapitalizmin benimsenmesi, onun olumsuzluklarının ve sosyal problemlerinin de Almanya ve Japonya’ya ithal edildiği anlamına geliyordu. Dore soruyor: “Finans piyasalarındaki belirsizlikler üzerine oynanan kumara” analizler, tavsiyeler, değerlendirmeler ve reklam ile hizmet etmeleri için, sürekli daha fazla insanı işe koşmak verimli olabilir mi? Gitgide güçlenen hissedarlar “değer” talep ettiğinde, toplumsal refah ve genel anlamda eşitlik artacak mıdır?

Fakat Japonya’nın 1990’lardan beri gösterdiği kötü ekonomik performans, Japon sisteminin iyi çalışmadığının ispatı olmamış mıdır? Bunun gerçekten doğru olup olmadığının araştırılması gerekiyor ki ben de çeşitli yayınlarımda bunu yaptım (Werner, 2003a, 2004, 2005). Bulgular açık bir biçimde Japon ekonomisindeki gerilemenin ekonomik yapı sebebiyle değil, bunun yerine refah kapitalizmini yürürlükten kaldırmaya çalışan ve bunu yapmak amacıyla Japon gerilemesinin mühendisliğini yaparak onu uzatan bir merkez bankası sebebiyle ortaya çıktığına işaret ediyor.

Zayıf ekonomik büyümenin sık sık tekrar edilen demografik (yani nüfusa dayalı) izahı da ikna edici değildir. Bir başka yerde izah ettiğim üzere (Werner, 2004), Japonya’nın zayıf ekonomik performansı yapısal faktörlere bağlı olarak gelişmemiştir (arz kısmı). Bunun doğruluğu kolayca gösterilebilir çünkü kaynaklar değerlendirilmemiş ve ekonomik büyüme, potansiyel büyümenin altında kalmıştır (deflasyonist baskının sebebi de budur). Dahası, Japonya doğurganlık oranlarını hesaba katsak bile, geçmişteki parasal politikaların onu artırmak adına pek bir şey yapmadıkları açıkça görülebilir; bilakis, 1980’lerin emlak balonu ve yüksek seyreden emlak fiyatları, ailelerin makul fiyatlı evler bulmalarını zorlaştırmıştır. Her şeyden önemlisi, daha fazla çocuk yapmaları için ailelere anlamlı teşvikler vermek suretiyle merkez bankaları, düşen doğurganlık oranını rahatlıkla tersine çevirebilirlerdi. Uzun süre önce yeni doğan her bebek için Japonya (Merkez) Bankası’nın 200 bin ABD dolarına eşdeğer para üreterek ödemesini teklif etmiştim. Bu, vergi ödeyenlere hiç maddi külfet getirmeyecekti. Kredi üretiminin en verimli şekilde kullanılışı, böylesi bir ‘Milli Parasal Genişleme’ politikası ile olabilir çünkü bir ekonominin büyüme potansiyelini sürükleyen şey teknolojidir ve o da ancak insanlar tarafından üretilebilir. Dahası, bu politika sayesinde hayata gelen her insan, ömür boyu yapacağı iş gücü, vergi, refah katkılarıyla ve topluma kazandıracağı diğer olumlu girdiler sayesinde bu ‘Milli Parasal Genişleme’ ödeneğinin birkaç katını geri ödeyecektir. Bu tip parasal teşviklerin iyi iş gördüğü, Rusya ve Avusturya’da görülmüştür. Bu ülkeler çok daha mütevazı (üstelik de merkez bankası tarafından değil de maliye bakanlığı tarafından ödenen, yani vergi mükelleflerine yük olan), 10 bin doların altında ödemeler ile nüfus gerilemesini tersine çevirmeyi zaten başarmışlardır (9. ve 10. görseller). Bununla birlikte, Japonya’daki nüfus gerilemesini çözmek yerine, Japon (Merkez) Bankası ekonomik daralmayı uzatmayı tercih etmiştir. Bu ise iş gücü piyasasını etkilemiş ve istihdamı (ve dolayısıyla aile gelirlerini) geçmişe göre çok daha kırılgan bir hale getirmiştir.

Görsel 9: Rusya’da doğurganlık ve çocuğa teşvik uygulamasına geçiş

 

Görsel 10: Avustralya’da doğurganlık ve çocuğa teşvik uygulamasına geçiş

Görsel 10: Avustralya’da doğurganlık ve çocuğa teşvik uygulamasına geçiş

IV. Açığa Çıkan Bu Gerçeklere Merkez Bankaları Nasıl Tepki Vermişlerdir?

Merkez bankası anlatısının çöktüğü artık açık ve bariz bir hale gelmiştir. Merkez bankaları açığa çıkan bu gerçeklere nasıl tepki vermişlerdir? Cevapları, gücü daha yoğun bir biçimde kendi ellerinde biriktirecek olan çok yönlü ve küstah bir teklif gündeme getirmek olmuştur.

Bu gerçek olabilir mi?

Para üretimiyle ilgili gerçek açığa çıktığından beri merkez bankalarının aldıkları beş önlem şunlardır:

1. Merkez bankaları faiz oranlarını sıfıra veya negatif bölgeye sevk ettiler

Resmi olarak bu, ekonomiyi canlandırsın diye oldu. Fakat düşük oranlar ekonomiyi canlandırmaz. Bilakis, böylesi düşük faiz oranları ekonomik büyümeye aktif bir biçimde zarar verir çünkü bu durum borçlanma masraflarının büyümesine yol açar (bankaların merkez bankasında tuttukları rezervlere negatif faiz uygulanmasına geçildikten sonra İsviçre’de görüldüğü gibi). Dahası, düşük oranlar bankaların kar marjını öylesine daraltmaktadır ki bankacılık sektörü birleşmek için muazzam bir baskı altına girmektedir. Büyük bankalar üretken amaçlar için daha az borç vermekte ve daha ziyade finansal işlemler bankacılığı ile uğraşmaktadırlar. Üretken amaçlar için kredi üretimi daraldığında, nominal GSYİH artışı duraklayabilir hatta gerileyebilir, bu da para darlığına sebep olur (geçtiğimiz yirmi yılın çoğu boyunca Japonya’da gözlemlendiği gibi). Merkez bankaları neden tasarlayarak düşük büyüme, para darlığı ve banka birleşimlerine yol açmaktadır? 21 Eylül 2016 yılında, Avrupa Merkez Bankası başkanı Mario Draghi (eski bir Goldman Sachs bankası çalışanı), Euro Bölgesi içindeki “bazı ülkelerin bankacılık sektörlerinde kapasite aşımları olduğunu” beyan etti. Hangi ülke hakkında konuşuyor olabilirdi? Almanya açık ara en fazla bankaya sahip olan ülkedir; uluslararası finansın küresel merkezi olan Birleşik Krallık’ta bulunandan yaklaşık on kat fazla. Almanya’daki bu bankaların %80’i yerel, kar amacı gütmeyen halk (umum) bankalarıdır. Bu bankalar banka bonusları vermezler, sıradan insanlarla küçük işletmelere hizmet verirler ve güçlü bir KOBİ sektörü oluştururlar (ki birçok ülkedeki başlıca işverenler KOBİ’lerdir). Avrupa Merkez Bankası neden varlık alımlarıyla büyük bankalara yardım ederken, Euro Bölgesi içindeki bankaların çoğunu, yani kar amacı gütmeyen faydalı umum bankalarını öldüren politikalar seçiyor?

2. Merkez bankaları nakit paranın kaldırılmasını teklif ettiler

Bu fikir, Bank of England’dan Andy Haldane veya Kenneth Rogoff gibi IMF danışmanları ve eksi çalışanları, ayrıca Larry Summers gibi eski büyük banka çalışanları tarafından geliştirilmiştir. Söz konusu para olunca, merkez bankaları neden seçeneklerimizi azaltmak istemektedir? Paranın kullanımdan kaldırılması için neden her geçen gün daha fazla ülkede yasal düzenlemeler yapılmaktadır? (2016 Kasım ayında Hindistan’da değeri büyük banknotlar basit bir biçimde geçersiz ilan edilmiştir. Sonuç olarak düşük gelirli birçok aile mal varlığını kaybetmiştir, iflaslar yaşanmıştır ve bu, birçokları için keskin bir daralma ve batış olmuştur). Bunun ‘suçla mücadele’ açısından faydalı olacağına dair samimi olmayan iddia dışında, nakit paranın lağvedilmesi için öne sürülen resmi gerekçe, negatif faiz oranları getirme ‘ihtiyacına’ dayanmaktadır: eksi faiz oranları sayesinde herkes bankalardaki mevduatını çekecek ve nakite çevirecektir. Ve onlarca yıldır duyduğumuz üzere, negatif faiz oranlarına ihtiyaç duyarız çünkü oranları düşürmek ekonomiyi canlandırır. Bu söylencede birçok kusur bulunuyor. Öncelikle, eğer faiz oranı indirimleri bu kadar önemli ve bu kadar faydalı ise, dünyada eşi benzeri görülmemiş derecede düşüşe sebep olan bunca faiz indirimi neden ekonomiyi ciddi biçimde canlandırmamıştır? İkinci olarak, faiz oranının büyümeyi teşvik etmediği, bunun yerine büyümeyi takip ettiği ve pozitif korelasyona sahip olduğu, deneysel bir gerçekliktir. Dolayısıyla faiz oranları büyümeyi idare etmeye yarayan bir politik araç değildir. Eğer tesadüf eseri büyümeden sorumlu olsalardı dahi, aradaki düz bağıntı sebebiyle, büyümeyi teşvik için merkez bankalarının faiz oranlarını yükseltmesi Üçüncü olarak, düşük faiz oranlarının fayda sağladığını iddia edenler, bunun, insanların harcamak amacıyla paralarını bankalardan çekmelerine sebep olduğunu öne sürmektedirler. İnsanların mevduatlarını çekmelerini sağlamak hedefleniyor ise, nakit parayı ortadan kaldırma ihtiyacı neyin nesidir? Dördüncü olarak, negatif faiz oranları bankacılık sektöründeki kar marjını düşürerek, kaçınılmaz bir biçimde, küçük işletmelere üretken yatırımlar için borç veren ufak bankaları (satın almalar yoluyla) oyun dışı etmekte ve sonuçta ortada batmak için fazla büyük olan az sayıda banka kalmaktadır. Avrupa Merkez Bankası’nın Almanya’da uyguladığı politika, KOBİ’lere ve aile şirketlerine üretken bir biçimde borç vererek 200 yıldır üstün ve istikrarlı bir ekonomik performans ortaya çıkaran 1500 güzelim halk bankasını öldürmektir. Bu bankalar ne 2008 krizinin sebepleri arasındadırlar, ne de ondan pek etkilenmişlerdir; Almanya içi kredileri artırmışlar ve ekonomik gerileme yahut işsizlikte artış olmamasını temin etmişlerdir. Öyleyse merkez bankaları nakit paranın ortadan kaldırılması için neden baskı yapmaktadırlar? Yanlış bilgilendirme ve suiistimal faaliyetleri açığa çıkan merkez bankaları, buna, tüm gücü kendi ellerinde daha da yoğunlaştıracak olan pervasız bir girişim ile karşılık vermişler gibi görünüyor. Fakat merkez bankaları birkaç ileri hamle ile ellerini (gayelerini) açık etmiş oldular.

2. Merkez bankaları ve onların basın sözcüleri, bankaların kredi üretimini büsbütün durduracak olan sözde ‘parasal reformlardan’ yana ağırlıklarını koydular.

‘Parasal reform grubu’ Posivite Money, kurulduğu ülkede (Birleşik Krallık’ta) sağlam kaynaklara sahipmiş gibi görünüyor ve üyelerinin ulusal ve uluslar arası etkinlik ve konferanslarda Bank of England (İngiltere Merkez Bankası) ve George Soros (Gyorgy Schwartz) tarafından fonlanan INET (‘Institute for New Economic Thinking’ yani ‘Yeni İktisadi Fikirler Enstitüsü’) ile birlikte boy gösterdikleri izlenimini veriyor; ve görünüşe göre onlarla aynı telden çalıyor. Böylelikle Bank of England, yakın zaman önce IMF’den bir parasal reform savunucusunu işe almıştır. Parasal reform konusu önemli bir konu olma potansiyeli taşıyor olsa da, bu tamamıyla sistemin ne şekilde reforme edileceğine (düzeltileceğine) bağlıdır. Şaşırtıcı olan, ‘parasal reform’ taraftarları arasındaki tüm bu ‘tartışma’ görüntüsüne rağmen, vardıkları kanaat önceden belirlenmiş gibi görünmektedir ve hiç değişmemektedir. Farklı kanaatler konusunda bir tartışmaya ise izin verilmemektedir (neo klasik ekonomi modelinin bir tekrarı). Bu çok sözü edilen politik kanaat (çıkarım) nedir? Daha sonra tamamıyla dijital hale gelecek olan paranın tek üreticisi ve dağıtıcısı kim olmalıdır? Tahminimizce okuyucular sorunun cevabını artık tahmin ediyorlardır. Pekala, o, tabi ki merkez bankası olmalıdır. Yani Positive Money gibi ‘radikal reformcular’ Bank of England’ı daha da güçlü hale getirmeyi teklif etmektedirler. 

4. Merkez bankaları merkezi siber para birimine geçilmesini teklif ettiler

Yalnızca merkez bankasındaki merkezi planlamacıların para üreticisi olduğu böylesi merkezileşmiş bir parasal sistemi tamamıyla hâkimiyetleri altına alabilmek amacıyla (merkez bankasından başka hiçbir bankanın bulunmadığı Soyvetler Birliği’ni dirilten bir sistem), merkez bankaları nakit paradan kurtulmak istemektedirler çünkü nakit kullanımı gerçek zamanlı olarak takip edilememektedir. Tüm ekonomik faaliyetler üzerinde topyekûn merkezi kontrol sahibi olma girişimleri ile merkez bankaları, nakit para yerine tüm ekonomi tarafından kullanılacak olan kendi dijital para birimlerini getirmeye çalışmış olmaktadırlar. Buna nakit paranın ve banka kredi üretiminin terk edilmesi de eklendiğinde, merkez bankaları tüm ekonomik faaliyetler ve onları gerçekleştirenler üzerinde topyekûn denetim sahibi olacaklardır. 

V. Merkez Bankacıların Hedefi

Geçtiğimiz kırk yıl boyunca birçok varlık balonu ve bankacılık bunalımı ekonomiyi yaraladı ve toplumun dengesini sarstı. Bu dönemde sayıları rahatlıkla 100’ü geçen bankacılık krizleri ve takip eden ekonomik daralmalar yaşandı. Bu dalgalanmalar sonucunda çoğunluğun zenginliği, daha önce eşi görülmemiş bir şekilde azınlığa doğru aktı. Gelirlerin ve zenginliğin bu şekilde dağıtılması, eşitsizliğin daha önce görülmemiş bir seviyeye çıkmasına sebep oldu.

Bu dönem, merkez bankalarının elinde benzersiz bir gücün bulunduğu dönem ile çakışmaktadır. IMF baskısı ve Avrupa’da ise Brükselli kanun yapıcıların baskısı altında, ülkeler birbirleri ardına, merkez bankalarını devletten bağımsız ve genel olarak (ve şaşırtıcı bir biçimde), ayrıca meclisten de bağımsız ve ona karşı sorumsuz hale getirdiler. Böylelikle normal bir demokratik sürecin tüm sınırlamalarından kurtulan merkez bankaları, kendi araçlarını, hedeflerini ve icra usullerini seçmekte özgür oldular. İzleyecekleri politikaları seçmekte tamamıyla özgür kaldılar.

Merkez bankalarının görevi, fiyatlarda, büyümede ve döviz kurlarında istikrar sağlamak üzere parasal politika ile iştigal etmek olmuştur. Gel gelelim merkez bankaları bu işte baştan aşağı başarısız olmuşlardır çünkü bu dönem içindeki konjonktürel (iktisadi) dalgalanmaların sıklığı ve şiddeti artmıştır ve büyüme ile gerilemeye dayanan daha geleneksel döngüler yerlerini ani dalgalanmalara bırakmışlardır.

En yeni büyük merkez bankasının yani Avrupa Merkez bankasının kuruluşu tipik bir örnek teşkil etmektedir. Onu tesis eden anlaşmalar, onu benzeri görülmemiş olan ve demokratik olarak seçilmiş hiçbir kurul tarafından denetlenmeyen güçlerle donatmıştır. Bu daha önce görülmemiş bir durumdur, ama yalnızca savaş sonrası dönemde. 2003 tarihli Princes of the Yen adlı kitabımda ve bir akademik araştırma makalesinde (Werner, 2006) öne sürdüğüm üzere, Avrupa Merkez Bankası, başarılar göstermiş Bundesbank in Frankfurt modeline göre değil, ondan önceki feci Alman merkez bankası Reichsbank modeline göre oluşturulmuştur. Reichsbank, varlık balonları ve çöküşler, deflasyon (para darlığı), hiper enflasyon üretmiş ve özünde Adolf Hitler’i başa geçiren ekonomik kaosu ortaya çıkarmıştır. Bunun ardından Reichsbank, 1920’lerde bu kaosu ortaya çıkaran, ardından hızla fiyatların tekrar yükselmesine sebep olan aynı adamın liderliği altında, bir zamanlar uç noktalarda olan bu siyasetçiyi oldukça popüler hale getirmiştir. Reichsbank ile ilgili problem, onun aşırı derecede bağımsız olması ve Alman kurumlarına ya da meclisine karşı herhangi bir sorumluluğunun bulunmamasıydı. Dolayısıyla savaş sonrası Alman devletinin kurucuları yeni merkez bankasının bağımsızlığını önemli ölçüde kısıtlayarak onun statüsünü değiştirmekte haklıydılar: bir demokraside olmasını bekleyeceğiniz üzere Bundesbank sorumlu hale getirilmiştir ve meclise tabi kılınmıştır. Bundesbank muhtemelen dünyanın en başarılı merkez bankası haline gelmiştir. Brükselli merkezileştiriciler, Maasricht Anlaşması (1992’de imzalanmıştır) için bastırırlarken, Avrupa Merkez Bankası’nı başarılı Bundesbank (o da Frankfurt’ta yerleşiktir) örneğine göre modellenmiş gibi göstermişlerdir fakat gerçek bundan daha farklı olamazdı. Bunun yerine Avrupa Merkez Bankası, her türlü demokratik kurulun yanı sıra devletlerden bağımsız ve sorumsuz hale getirilmiştir. Avrupa Merkez bankası esasında feci sonuçlara yol açan Reichsbank örneğine uygun modellenmiştir.

Bu analize dayanarak, Avrupa Merkez Bankasının elindeki haddinden fazla gücü kötüye kullanarak euro bölgesi içinde muazzam kredi şişmeleri, varlık balonları ve bankacılık bunalımları yaratmasının muhtemel olduğu konusunda 2003 yılında uyarıda bulunmuştum. Avrupa Merkez Bankası beklendiği üzere, 2004 yılından 2008 yılına kadar İrlanda, Portekiz, İspanya ve Yunanistan’ın yanı sıra euro bölgesinin diğer bölümlerinde bunu yapmıştır. Hâlbuki daha sonra ortaya çıktığı üzere (ve eski Avrupa Merkez Bankası başkanı Jean-Claude Trichet’in Aachen’de 2011 yılında yaptığı konuşmadan anladığımız üzere), Avrupa Merkez Bankası’nın politikası istikrar sağlamayı amaçlamıyordu. Bunun yerine, müteakiben deşebilecekleri varlık balonları ile yıkım yaratan ve bu sırada açgözlü spekülatörleri ve bankacıları suçlayan sinsi bir plandı bu. Takip eden daralma, köklü yapısal reformlar yapmanın gerekçesi olarak (Japon Merkez Bankası’nın Japonya’da yaptığı gibi ve Tayland Merkez Bankası’nın Asya krizi sonrası yaptığı gibi) ve daha da önemlisi, merkezileşmiş parasal ve mali güçlere sahip bir Avrupa Birleşik Devletleri ortaya çıkarmak amacıyla kullanılabilir. Avrupa Merkez Bankası başkanı Trichet tarafından çok arzulanan ikinci hedef olan ‘Avrupa Maliye Bakanlığı’ özünde, şu anda Brüksel’in elinde bulunan bütçe idaresi ile ilgili kriz ve hiçbir demokratik sorumluluk, hatta herhangi bir politik gücün veya cumhuriyet savcısının denetimi altında dahi olmaksızın, fiilen Avrupa maliye bakanlığı olarak iş gören bir Avrupa Merkez bankasının teşekkül edilmesi sayesinde elde edilmiştir. Avrupa Merkez Bankasının bir parçası olan ulusal merkez bankalarından birinin uzun yıllar müdürlüğünü de yapmış olan Avrupa Merkez Bankasının kıdemli bir üyesi, açıklanmamak şartıyla yapılan özel bir görüşmede, Avrupa Merkez Bankasının demokrasi yoksunluğu karşısında ve politik amaçlar uğruna, mesela küçük düşürülen İspanyol ve Yunan hükümetleriyle yapılan ‘müzakereler’ sırasında, güçlerini kötüye kullanmasından ötürü nasıl da şaşkına döndüğünü kabul etmiştir.

Merkez bankaları şu anda güçlerini konsolide etme (pekiştirme) süreci içindeler. Kâğıt para veya banka kredisi formundaki rekabetten kurtulmak istiyorlar. Ekonomiyi canlandırmak üzere değil, para darlığı ve daha fazla yıkım yaratmak üzere tasarlanmış olan negatif faiz oranları aracılığıyla hem nakit parayı hem de banka kredilerini oyun dışına atıyorlar. Bu yıkımı, yalnızca kendi tedavüle sürdükleri ve idare ettikleri dijital paraya izin vererek hayatlarımızın tek efendisi haline gelme hedeflerine ulaşmalarını hızlandıracak bir araç olarak kullanıyorlar. Bu dijital parayı tüm ödemeler bazında takip altında tutabilecekler ve mesela ısrarcı bir muhalif onları çok fazla eleştirirse, parayı (düğmesine basıp) kapatabilecekler.

Merkez bankalarındaki merkezi planlamacılar tarafından çizilen ve George Orwell’in yazdığı türden bir totaliterliğe giden bu yolda, sağ el deri altımıza ya da alnımıza yerleştirildiği takdirde, dijital para kartlarımızdaki minik çiplerin daha güvende olacağını öne sürmek için, yalnızca ufak bir adım daha atmak yeterlidir; tabi yine suçla mücadele aşkına!

“Küçük büyük, zengin yoksul, özgür köle herkesi, sağ eline ya da alnına bir işaret vurdurmaya zorluyordu. Öyle ki bu işareti, yani canavarın adını ya da ismini gösteren numarayı taşımayanlar ne bir şey satın alabilsin, ne de satabilsin.”

(Esinleme 13:16-17)

VI. Cevabımız Ne Olmalıdır? Kendimizi Nasıl Koruyabiliriz?

20. yüzyılın her şeyi kuşatan eğilimi, gücün azınlık elinde toplanması olmuştur. Bu sağlıklı bir eğilim olmamıştır çünkü 20. yüzyıl boyunca milyonlarca masum insan ölmüştür.

Bundan esas menfaat sağlayanlar merkez bankaları olmuşlardır ve günümüzde gerçekleşen bu güç pekiştirmesinin merkezinde de onlar bulunmaktadırlar. Aynı zamanda, merkez bankaları sorumluluk sahibi değildirler. Merkez bankalarının devasa politika ‘hataları’ ve düşüncesizce yol açtıkları dalgalanma döngüleri, devasa bankacılık krizleri ve büyük çaplı işsizlik (İspanya ve Yunanistan’da %50’yi aşan genç işsizliği) için hesap vermelerini sağlayacak anlamlı hiçbir yol bulunmamaktadır.

Merkez bankalarının elindeki bu sorumsuz, dolayısıyla sınırsız ve mutlak gücün sonuçları bulunmaktadır. Gücün kurnaz gözlemcisi Lord Acton şu kanaate varmıştır:

“Güç yozlaştırır, mutlak güç mutlaka yozlaştırır.”

Onun ayrıca bankacıların elindeki bu gücün bilincinde bir görüntü verdiği ise daha az bilinen bir gerçektir.

“Yüzyıllardır insanlığı takip eden ve eninde sonunda verilmesi gerekecek olan savaş, insanların bankalara karşı savaşıdır.”

Merkez bankalarının birçoğu büyük bankacılık grupları tarafından karteller olarak kurulmuşlardır. Günümüzde merkez bankalarının çoğu özel mülkiyet olarak varlığını sürdürmektedirler, örneğin New York Federal Rezerv Bankası, İtalyan, Yunan ve Güney Afrika merkez bankaları.

Medeni haklarımıza ve özgürlüğümüze yönelik bu toplu tehdidin çözümü ancak, ona karşıt bir gündem takip etmek olabilir: Gücün merkezsizleştirilmesi (dağıtılması).

Büyük bankaları terk ederek ve bunun yerine kar amacı gütmeyen halk bankaları oluşturup bunları destekleyerek ve nihayetinde yerel halka sağlanan hizmetlerin faturası olarak verilmek üzere yerel yetkililer tarafından tedavüle konulan bir yerel halk para sistemi sayesinde, parasal sistemimizdeki gücü (merkezden) dağıtabiliriz.

Anlatılarının gerçek dışı olduğu etraflıca ispatlandıktan sonra merkez bankalarının böyle telaşlı bir faaliyet içine girmelerinin nedenlerinden biri, paranın doğasına ilişkin bu ifşaatın perdeyi açıp, topluma, merkez bankalarının en mahrem yerlerinde neler olduğunu görme fırsatını vermiş olmasıdır: yani hiçbir şey olmadığını. Yakut Şehir’deki Oz Büyücüsü’nün, perdesi arkasında hiçbir şey olmadığı halde itibarı sayesinde başarılı olması gibi merkez bankaları da, paranın doğası ve merkez bankalarının rolü hakkında politikacıların ve toplumun anlayışsız olmasına bel bağlamışlardır.

İşin gerçeği şudur: Merkez bankalarına ihtiyacımız yoktur. Para arzının %97’si bankalar tarafından üretildiğine göre, merkez bankalarının önemi, genel olarak öngörülenden çok daha azdır. Dahası, ticari bankaların ürettikleri türden para, yasal ayrıcalıklara sahip değildir. Yasal olarak, para arzımız basit bir biçimde özel şirket kredisidir ve bankacılık lisansı olan yahut olmayan herhangi bir şirket tarafından üretilebilir.

Kendi para birimlerine sahip olma haklarından vazgeçen euro bölgesi ülkeleri yine de para üreterek ekonomideki darlığı açabilirler (reflasyon sağlayabilirler): mesela İspanya’daki hükümetin tek yapması gereken, devlet tahvili ihraç etmeyi bırakarak, tüm kamu borçlanma ihtiyacını parayı yoktan var eden ve bunu tahvil piyasalarına göre daha rekabetçi fiyatlarla yapan yerel bankalardan karşılamaktır: böylesi bir Enhanced Debt Management yani Gelişmiş Borç Yönetimi (Werner, 2014b) yalnızca İspanya’nın Avrupa Merkez Bankasına ihtiyaç duymadığını açığa çıkarmakla kalmayacak, ayrıca, ulusal borç vurgunculuğu yapan Goldman Sachs ve Morgan Stanley gibi tahvil aracılık-yüklenicilik şirketlerini de işsiz bırakacaktır.

Bu özel para üretimi gerçeği aynı zamanda herhangi bir yasal engel olmadan, merkezsiz bir yerel para birimleri sistemi oluşturabileceğimiz anlamına geliyor, merkez bankası müdahalesi olmadan.

Böylesi bir merkezsizleştirme hareketinin anahtar ilkeleri yerel özerklik, kendi geleceğini tayin hakkı, kendi kendinden mesuliyet ve kendi kendini yönetimdir. Bunlar esasında 150 yıl önce Hermann Schultze-Delitzsch ve Wilhelm Raiffeisen tarafından savunulan kooperatif (iş birliği) hareketinin temel ilkeleridirler. Bu işbirliği hareketi daha en başında, kooperatiflerin mühim görevlerinden birinin, yerel topluluklar tarafından kontrol edilen kooperatif bankaları oluşturmak olduğunu fark etmiştir. Üzücü bir biçimde, Birleşik Krallık’taki kredi birlikleri (kooperatifleri) banka değildirler, çünkü işletmelere anlamlı miktarlarda borç verme izinleri yoktur ve bankacılık ruhsatına sahip değildirler. Dolayısıyla hakiki halk bankaları oluşturmaya ihtiyaç duyuyoruz.

Lord Acton şuna dikkat çekmiştir:

“Kendi kendilerini idare etmeye uygun insanlar bulmak, başkalarını idare etmeye uygun insanlar bulmaktan daha kolaydır.”

“Kasabalar özgürlüğü besleyen yuvalar idi.”

Alman bankacılık sisteminde sayıları 1500’ü bulan topluluk (halk) bankaları ağırlıktadır ki bu tüm AB içindeki bankaların da çoğunluğunu oluşturur. Bu da, Alman ekonomisine geçtiğimiz 200 yıldır güç veren Alman bankalarının %80’inin kar amacı taşımadığı anlamına gelmektedir. Birçok küçük bankadan oluşan bir bankacılık sistemi ayrıca konjonktürel dalgalanmalara çok daha az yatkındır ve belirli bir miktar kredi başına büyük bankalardan daha fazla istihdam üretirler. Dolayısıyla halk bankaları ayrıca, daha eşit bir gelir ve zenginlik dağılımına yol açmaktadır.

Yerel bankacılık Almanya’da büyük rağbet görmektedir çünkü KOBİ’ler bu sayede büyük bankalar tarafından sağlanmayan finansa erişim kazanmaktadırlar. Halk bankaları hizmetlerini rekabetçi fiyatlarla sunmaktadırlar ve müşterilerine, ekonomik gerileme dönemlerinde de destek çıkmaktadırlar. Halk bankaları sayesinde geniş halk kesimleri, hedefleri kendilerininkiyle örtüşen bankalara kavuşmaktadır; vergi ödeyen, yerel büyümeyi ve istihdamı destekleyen bankalara. Halk bankaları müşterileri için, uzak bir köşedeki bir proje ya da spekülatörlere değil, yerel halka fayda sağlamak üzere para yatırılabilecek olan bir yer de sağlamaktadır.

Bu işin altından kalkabilir miyiz?

1970’li yıllara kadar iktisat alanında umutlar yüksekti ve insanlığın birçok probleminin yakında çözüleceğine yönelik büyük beklentiler vardı.

Bu makul bir beklenti miydi?

Sonuçta gerçek çıkmasa da bu beklenti makuldü. Bunun sebebi şudur:

“Problemlerimiz insan kaynaklıdır, dolayısıyla insanlar tarafından çözülmeleri mümkündür. Ve insanoğlu hayalleri kadar büyük olabilir. İnsanlığın kaderine dair hiçbir problem insanlıktan aşkın değildir.”

John F. Kennedy

American University konuşması, Washington, D. C., 10 Haziran 1963


Kaynakça:

Dore, Ronald (2000) Stock Market Capitalism: Welfare Capitalism, Japan and Germany versus the Anglo-Saxons, Oxford: Oxford University Press

Forder, J., 2002; Interests and ‘independence’: The European Central Bank and the theory of bureaucracy, International Review of Applied Economics16, 1, 51-69

Ishii, Masayuki and Richard A. Werner (2003), The Bank of Japan under Toshihiko Fukui, Tokyo: Appuru Shuppan (Japonca)

Lyonnet, Victor and Richard A. Werner (2012). Lessons from the Bank of England on ‘quantitative easing’ and other ‘unconventional’ monetary policies. International Review of Financial Analysis25, 1-17, http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S1057521912000737

Voutsinas, Konstantinos and Richard A. Werner (2010). The Effectiveness of ‘Quantitative Easing’ and the Accountability of the Central Bank in Japan. Paper presented at 8th Infiniti Conference on International Finance, Trinity College, Dublin, 14-15 June 2010, the 27th Symposium in Money Banking and Finance, Université Montesquieu-Bordeaux IV, 17-18 June 2010, and the MMF 2010 Annual Conference at the Cyprus University of Technology, Limassol, 1-2 Sept. 2010.

Werner, Richard A. (1992), ‘Towards a quantity theory of disaggregated credit and international capital flows’, Paper presented at the Royal Economic Society Annual Conference, York, April 1993 and at the 5th Annual PACAP Conference on Pacific-Asian Capital Markets in Kuala Lumpur, June 1993, reviewed by the Economist on 19 June 1993 in the ‘Economics Focus’

Werner, Richard A. (1995), Liquidity Watch, Tokyo: Jardine Fleming Securities (Asia) Ltd.

Werner, Richard A. (1997). ‘Towards a New Monetary Paradigm: A Quantity Theorem of Disaggregated Credit, with Evidence from Japan’, Kredit und Kapital, vol. 30, no. 2, July 1997, pp. 276-309.

Werner, Richard A. (2002). ‘Monetary Policy Implementation in Japan: What They Say vs. What they Do’, Asian Economic Journal, vol. 16 no.2, Oxford: Blackwell, pp. 111-151.

Werner, Richard A. (2002b), ‘Stock Market Capitalism : Welfare Capitalism, Japan and Germany versus the Anglo-Saxons, by Ronald Dore’, Journal of Economic Literature, vol. 40, no. 4 (December)

Werner, Richard A. (2003a).Princes of the Yen, Japan’s Central Bankers and the Transformation of the Economy, New York: M. E. Sharpe, 2003; new English edition 2016, Quantum Publishers

Werner, Richard A. (2003b). ‘Aspects of Career Development and Information Management Policies at the Bank of Japan – a Frank Interview with a Former Central Banker’, The Japanese Economy, vol. 30, no. 4, New York: M. E. Sharpe.

Werner, Richard A. (2004). ‘No Recovery without Reform? An Empirical Evaluation of the Structural Reform Argument in Japan’, Asian Business and Management, 3, no. 1, 2004, London: Palgrave Macmillan.

Werner, Richard A. (2005).New Paradigm in Macroeconomics: Solving the Riddle of Japanese Macroeconomic Performance,Basingstoke: Palgrave Macmillan, 2005

Werner, Richard A. (2006), What accession countries need to know about the ECB: A comparative analysis of the independence of the ECB, the Bundesbank and the Reichsbank, International Finance Review, Vol 6: Emerging European Financial Markets (pp. 99-116), Amsterdam: Elsevier; ISSN: 1569-3767/doi:10.1016/S1569-3767(05)06005-X

Werner, Richard A. (2012). Towards a New Research Programme on ‘Banking and the Economy’ – Implications of the Quantity Theory of Credit for the Prevention and Resolution of Banking and Debt Crises, International Review of Financial Analysis25, 94-105, http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S1057521912000555

Werner, Richard A. (2013). Quantitative Easing and the Quantity Theory of Credit. Royal Economic Society Newsletter, July, pp. 20-22 http://www.res.org.uk/view/art5jul13features.html

Werner, Richard A. (2014a). How do banks create money, and why can other firms not do the same?An explanation for the coexistence of lending and deposit-taking, International Review of Financial Analysis36, 71-77, http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S1057521914001434

Werner, Richard A. (2014b). Enhanced debt management: Solving the eurozone crisis by linking debt management with fiscal and monetary policy, Journal of International Money and Finance49, 443-469, http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S0261560614001132

Werner, Richard A. (2015), A lost century in Economics: Three theories of banking and the conclusive evidence, International Review of Financial Analysis46, July, 361–379,online: http://www.sciencedirect.com/science/article/pii/S1057521915001477

 

Shifting from Central Planning to a Decentralised Economy: Do we Need Central Banks? – Professor Werner

by Professor Richard A. Werner, D.Phil. (Oxon) Paper presented at the 14 th Rhodes Forum: Dialogue of Civilisations Research Institute, Panel 2: Economic Alternatives when Conventional Models Fail, Rhodos, Greece, on 1 October 2016 and at the 4th European Conference on Banking and the Economy (ECOBATE 2016), in Winchester Guildhall, Winchester UK, on 12 October 2016 I.